28.Nisan 1954, günlerden
Çarşamba. Çanakkale devlet hastanesinde popoma yediğim tokatla bu dünya ile
tanıştım. Çıplak ve beş parasız gelmiştim bu dünyaya tıpkı yine çıplak ve hiç bir şey götüremeyeceğim gibi. Doğduktan sonra da bir beze sarıyorlar öldükten sonrada, aralarındaki tek fark isimleri. Birine zıbın demişler diğerine kefen. Renkleri bile aynı, beyaz. Babama en sevinçli gününde Erzurum’a tayin olduğu haberi gelmiş. Tabur komutanı tayin emrini çekmecesine atıp 15 gün bekletince bizimkiler biraz olsun rahat
nefes almış. Bu arada hem annem hem de ben en kısa sürede yola çıkabilecek duruma
gelmek zorundayız. benim için her şey kolay ama anneciğim için hiç öyle değil. Lohusa haliyle bana mı baksın eşyaları mı toplasın. Hazırlıklar olabildiği kadar tamamlanınca eşyalar Çanakkale'den İstanbul'a vapur ile, Haydarpaşa'dan
da Kars'a kara tren ile gönderiliyor.
O günlerde eşya nakli yakın mesafelere kamyon ile, uzak mesafelere tren ile yapılmaktaydı. Vagonlar bazı şehirlerde aktarma için günlerce beklerdi. Ayrıca vagon ekleme ve ayırma anında sert darbeler yüzünden içindeki eşyalar hasar görebilir veya kırılabilirdi. Vizontele 2 filminde Tarık Akan'ın eşyalarının kırık dökük gelmesine gülmüştünüz ama gerçekleri anlatıyordu. Bizim eşyalarımızda yaklaşık 1,5 ay sonra bayağı hasarlı bir şekilde Erzurum'a gelmiş.
Biz de ( Annem ,babam,3,5 yaşındaki ablam
ve anneannem ) aynı şekilde İstanbul aktarmalı tren ile Erzurum'a gitmişiz. Ben
çok gazlı bir bebek olarak Erzurum’a kadar sürekli ağlamışım ( sadece battaniyenin
içinde salladıkları zaman susmuşum).Aynı kompartımanda genç bir kaymakam, annesi
ile seyahat ediyormuş. Annem, anneannem ve kaymakamın annesi dönüşümlü olarak yol boyu beni sallarken kaymakam bey ile babam yolun tamamında koridordaki
katlanan oturma yerinde seyahat etmişler. Eskiden trenlerin koridorlarında
tahtadan katlanır oturma yerleri vardı ve kısa ara mesafeler için binen
yolcular burada oturup seyahat ederlerdi. Ben Erzurum’u hiç hatırlamıyorum ama soğuktan gece uyurken
ağzımın kenarlarının buz tutacak hale geldiğini anneannemin sık sık kalkıp
bezle burayı temizlediğini anlattılar. Canım anneannem ilkokul bitene kadar
beni yanında yatırdı ve her isteğimi yerine getirdi. Erzurum ile anlatılan anım
Hasan Kale’ye ( bugün Pasinler ) pikniğe gittiğimizde benim kaybolduğum ve bu
arada Pasinler çayına düşüp ıslanmam. Anneme ne yaptığını sorduğumda yedek
kıyafetim olmadığı için hırsından oturup ağladığını çevredekilerden temin
edilenlerle beni giydirdikleri bu arada benim bunları giymem diye direndiğimi anlatırdı. Bütün çektirdiklerimi ileride iyi bir evlat olarak fazlasıyla unutturdum. Çünkü Erzurum günlerinde ki sıkıntılarına bir de benim
yaramazlıklarım eklenmiş. Erzurum soğuk memleket, çatıdan çatıya atlayan
kedinin arada donup kalması biraz abartı olabilir ama evin sokak kapısının yarısına kadar
karın yükseldiği doğruymuş. Babam sık sık ya tatbikata ya da nöbete gitmiş ,annemde
okula. Evin her işi iki küçük çocuk ile birlikte anneanneme kalmış. Gerçekten
çok zor günlermiş.
Babam, Ömer Hulusi Bey,1926 senesinde Bursa'da dünyaya gelmiş. Dedem Abdullah efendi ( 1881-1954 )Kamil Koç firmasının sahibi ile beraber Mudanya-Bursa arasında at arabası ile taşımacılık işiyle uğraşmış. Harp yıllarında da mermi taşımış. Mudanya'da Tepe devran köyü ( Çağrışan ) yakınında yol öyle bir yokuşmuş ki at arabası yola devam ederken dedem aşağı iner yanlardaki bağlardan üzüm toplar sonra arabaya yetişirmiş. Dedemin babası Ahmet Efendi de Bursa Ulu caminin imamı olarak görev yapmış. Babaannem Fatma Hanım ( 1881-1944 ) önce üç kız doğurmuş ama hepsi vefat etmiş. Dördüncü olarak amcam dünyaya gelmiş ve büyüklerin tavsiyesi dinlenerek Ahmet Hamdi ( dedenin adı ) adı konmuş. Amcam da ilk doğan kızları ölünce tedbir olarak oğlunun adını da Ahmet koymuş. Kamil Koç at arabası işini bırakıp otobüs işine başlayınca Dedem Abdullah efendi de mahalledeki Maksem Hamamını çalıştırmaya başlamış. Kadınlar tarafı ile de babaannem Fatma hanım ilgileniyormuş. 2.Dünya savaşına Türkiye katılmasa da yokluk ve sıkıntısını fazlasıyla hissettirmiş. Bu durumdan hamam da etkilenmiş ve dedem hem iş sıkıntısı hem de sağlığı bozulduğu için devretmek zorunda kalmış. Amcam yani babamın abisi Ahmet amca çok zeki ve çalışkan olmasına rağmen okulunu bırakıp çalışarak hem aileyi geçindirmiş hem de babamı okutmuş. Amcam gerçekten hem çok zeki hem de çok iyi kalpli bir insandı. Bursa'da Merinos fabrikasında çalışırken kötü şartlardan dolayı sağlığını kaybetti. Çok enteresandır babam ile 15 gün arayla vefat ettiler. Son günlerinde maalesef birbirlerini göremediler. Babamda onlara daha fazla yük olmamak için ilk okuldan sonra Askeri ortaokula girmiş. 1943 senesinde Topçu subayı olarak mezun olup üniforması ile eve gelmiş. Önce dedemin yanına gidip elini öpmüş ve " Ben artık büyüdüm hatta sigara içmeye de başladım." deyince dedem " Aferin oğluma git bir de annen görsün " diyor. Babam mutfağa annesinin yanına mutfağa gidiyor müjdeyi vermeye. Babaannem sevecek gibi yapıp babamın başını kolunun altına sıkıştırıp ağzına bir tutam Arnavut biberi dolduruyor ve" sigara içersin öylemi bir daha iç de göreyim bakalım" diyor. Canım babam günlerce yemek yiyemiyor ve hayatı boyunca ne sigara içti ne de içki. tam bir Yeşilaycıydı. Meslekteki ilk tayin yeri Muğla'ya olmuş. Orada öğretmen olan annem ile tanışmışlar. Bir sene sonra Gelibolu'nun Koruköy adındaki köyüne tayini çıkınca gitmeden önce anneannemin de rızasını alarak annem ile nişanlanmışlar. Bir sene sonra İstanbul'da evlenmişler ve annem Koruköy'e gelin gitmiş. Babamın Koruköy'de oturduğu kerpiç köy evi içinde doğru dürüst eşyası olmayan küçük bakımsız bir kulübeymiş. Babamın evlendiğini duyan subay arkadaşlarının eşleri, İstanbul'dan gelin geliyor diye babamın basit kiralık köy evini kendi eşyaları ile olabildiğince şekle sokmuşlar. Annem durumu anlayınca teşekkür edip hepsini geri vermiş ve yavaş yavaş o günün şartlarına göre eşyalarını tamamlamışlar. Küçük bir örnek olarak, perdelerini şeker çuvalından dikmiş sonradan tığ ile perde örüp değiştirmiş. Eski tahtalardan divan çaktırıp üstüne minder yapmış. Bugünün gençleri ne yapardı acaba? Bir süre sonra Koruköy'den Çanakkale'ye tayin olmuşlar. Çanakkale'de 1951 senesinde ablam Oya, sonrada ben dünyaya geldim.
Annem, Fehamet Neriman hanım, 1928 senesinde İstanbul'un Fatih semtinde ( Horhor'da ) dünyaya gelmiş. Babası Mehmet Rıfat bey( 1887-1952 ) askeri doktor, annesi Emine Bahriye hanım (1890-1979) ev hanımıymış. Küçük yaşlarda babasını, orta okuldayken de 18 yaşındaki ablasını hastalıktan kaybetmiş. Harp yılları olduğu için anneannemin eşinden aldığı maaş kesilince çok sıkıntıya düşmüşler. Annem tıpkı babamın yaptığı gibi annesine yük olmadan okuyabilmek için Çapa yatılı öğretmen okuluna girmiş. Daha sonra Ankara'ya gelip Gazi Eğitim Enstitüsünden Biyoloji öğretmeni olarak mezun olmuş. Anneannem ile birlikte ilk tayin yeri Kars'a gitmişler. Oradan da Muğla'ya tayin olmuş ve burada babam ile yolları kesişmiş.
Anneannem, Emine Bahriye hanım, bir Osmanlı subayı olan Mehmet Münir Bey'in ( 1915'de vefat etmiş ) kızı olarak Mısır'ın Port Sait şehrine giderken 1890 yılında gemide dünyaya gelmiş. Bu yüzden Emine Bahriye adını koymuşlar. O yıllarda Mısır Osmanlı toprağı olduğu için babası orada görevlendirilmiş ve uzun yıllar orada kalmışlar. Daha sonra İstanbul'a gelmişler ve anneannem, askeri doktor olan Mehmet Rıfat bey ile evlenmiş. Gerek babasının gerekse eşinin zamanında çok iyi evlerde oturmuş ve rahat bir hayat sürmüş. Ancak eşi vefat edip daha sonrada harp yıllarının başlaması ile aldığı maaş kesilince zor günler başlamış. Bir süre takılarını ve eşyaları satarak bir süre idare etmişler. Fakat bunlarda bitince ( çabuk bitmiş çünkü herkes elindekileri sattığı için fırsatçılar çok ucuza almışlar.) iki kızı ile içinde aynı durumdaki ailelerin yaşadığı eski bir konağın tek gözlü bir odasına taşınmışlar. Bir gün yakacak yardımı almak için sahile gitmiş. Kömür motoru dalgadan rıhtıma yanaşamamış ve kömürleri denize boşaltıp uzaklaşmış. İnsanlar kömürleri tek tek denizden toplamışlar. Anneannem kurutup sonra sobada yaktığını anlatırdı. Tabi ki ıslandıkları için kalorisi düşmüş. Bu arada teyzem hastalanmış, doktor , ilaç olmadığı ve yeterince beslenemediği için 19 yaşında hayatını kaybetmiş. Gözleri yaşlı anlatırlardı annem ve anneannem yaşadıklarını. Çok güzel bir genç kızmış teyzem. Anneannem eski hiçbir şeyi atmazdı tekrar o günler gelir de lazım olur diye. Bankaya gider üç aylığını alır ama eve getirmezdi olduğu gibi hesabına yatırırdı. Önceleri anlam veremezdim ama biraz daha aklım ermeye başlayınca sebebini anladım ve çok üzüldüm. Canım anneannem ne kadar çok çekmiş. Yemekte, tabağımızdaki tek bir pirinç tanesini bile bıraktırmazdı. Eskiyen kıyafetlerimizi onarır asla atmazdı.
4 sene sonra yani
1958'de babam şark hizmetini tamamlayıp Gelibolu'ya tayin oldu . Biz önden
eşyalar arkadan tren ve vapur ile tekrar yollara düştük .Babam tayin olunca
Biyoloji öğretmeni olan annemin de aynı yere tayin olması gerekiyordu ve bürokrasi
şimdiki gibi hızlı olmadığı için yazışmalar aylarca sürüyor bazen de aynı
şehirde okul bulunamıyordu .Yeni gidilen yerde lojman da hemen olmuyordu . Kiralık ev
bulmak da çok zordu, bulduğun ev ise genelde kırık dökük oluyordu masraf etsen, hem para sınırlı hem de değmiyordu çünkü her an tekrar tayin olma olasılığı
vardı. Babamın askerlik hayatı boyunca sadece 2 defa lojmanda oturma şansını
yakaladık. Birincisi Konya'da ( 4 sene kaldık son bir senesinde) ikincisi
Erzurum’un Dumlu nahiyesinde 2 sene ( o da alay komutanı olduğu için ) . Eşyalarımız
ise kaç kere değişti veya tamir oldu hatırlamıyorum. Tamirat öyle bildiğiniz
şekilde değil onluk veya beşlik inşaat çivileriyle.
Tahsil hayatım
kısaca aşağıdaki gibi geçti.
İlkokul 1-2 = Gelibolu Cumhuriyet İlkokulu
İlkokul 3-4-5 = Ankara Ergenekon İlkokulu
Orta 1 = İngiltere-Exeter Bishop Blackhall
school
Orta okul 1-2-3=
Konya Mevlana Orta okulu . ( Bu okul yeni açılmıştı dolayısıyla ben ilk
mezunuyum.) İngiltere’de aldığım eğitim Türkiye’de sayılmadığı için orta 1’inci
sınıfı Konya’da tekrar okudum.
Lise 1 = Konya Lisesi ( Heykel meydanındaki )
Lise 2 = Erzincan Lisesi
Lise 3 = Erzurum Lisesi
Üniversite = Gazi Eğitim Enstitüsü - İngilizce bölümü
( Bu okul 3 yıl olduğu için mezun olduktan sonra Hacettepe’de akşamları bir yıl
daha okuyarak 4 yıllık Lisans eğitimimi tamamladım.)
Yukarıda gördüğünüz
gibi Evliya Çelebi misali sürekli yer değiştirmenin hayatımın akışında artı ve eksileri oldu. Yeni taşındığımız şehirde sınıfa ilk girdiğim gün herkes birbirini
tanıyorken ben en arkada bulduğum boş bir yere oturuyordum. Arkadaşlarımla kaynaşana kadar da senenin
yarısı geçmiş olurdu. Her zaman olduğu gibi sınıflarda oluşan gruplaşmaların hiç birine dahil olmaz herkesle seviyeli arkadaşlık kurmaya çalışırdım. Ancak bu sayede
etrafımdakileri en kısa zamanda detaylı olarak tanıma ve girdiğim ortamda en
kısa sürede iyi arkadaşlar oluşturma becerisini kazandım.
Şimdi tekrar geriye
ilk okul öncesi Gelibolu günlerine gidelim çünkü ancak 4-5 yaşımdan sonrasında yaşadıklarımı hatırlayabiliyorum. Gelibolu'da
şimdiki feribot iskelesi bölgesinde, askerlik
şubesinin arkasında bir evimiz vardı. Bu ev o günkü haliyle aynen duruyordu. 2025 senesinde evin orijinaline sadık kalarak tadilatına başladım.

Denize çok yakın olduğumuz için
mahalledeki çocuklar ile çoğunlukla deniz kıyısında oynar, denizde yapılabilecek
aktivitelerle zamanımızı geçirirdik .(balık tutmak, yüzmek, teneke kutuları bozup kayık
yapıp yüzdürmek, kumdan kaleler yapmak, vs.) Aslında çok yaramazdım. Benim gibi
yaramaz arkadaşlarımla top oynarken cam kırar,
komşuların ağaçlarından meyve kopartır, dallara zarar verirken
yakalanmamak için kaçar, tavuk veya kediyi denize atar hangimizinki önce kıyıya
çıkacak yarışı yapardık. Babama sık sık gelen şikayetlerle ilgili olarak anneannemin
araya girmesi sayesinde cezadan kurtulurdum. Bu arada çocukluk ve gençlik
döneminde ne babam ne de annem asla bizi ( beni ve ablamı ) dövmedi. Ya ceza verdiler ya da en
fazla kulağımızı çektiler. Ancak anneannemin terliği hiç hedefini kaçırmazdı. Her
şeye rağmen çok dolu ve keyifli bir çocukluk yaşadım.
Hatırladıkça hep
güldüğüm ve Gelibolu ile ilgili birkaç anımdan bahsetmek istiyorum. O günlerde
yiyecek çeşidi bugünkü gibi bol değildi. Fuar zamanı İzmir'e halamın yanına
giderdik. Hayatımda ilk defa "içi boş" denilen tatlı kurabiye ile
İzmir'de tanıştım. Bazı yerlerde "Atom" veya "beze" de
deniyor. Çok beğendiğim için halam sık sık alırdı. Canım halam dünya tatlısı
.bir takım rahatsızlıklarına rağmen her sene fuar zamanı bizi mükemmel
ağırlardı. Bazen yemek yapacak gücü olmaz hemen çözüm üretir “ haydi bu akşam
kahvaltı yapalım” derdi. Zaman zaman akşam yemeği yerine bende kahvaltıyı
tercih ettiğimde hep rahmetli halamı anarım. O günlerde kuruyemiş çeşidi
de bugünkü gibi zengin değildi özellikle küçük yerlerde. Gelibolu'da sadece ay çekirdeği ,fıstık
ve leblebi bulunurdu. Günümüz kuruyemişçilerindeki çeşitler genellikle büyükşehirlerde olurdu . Saydığım kuruyemişler fıstıkçı fırınında
kavrulup bakkalda veya sokakta satılırdı. Gelibolu'da da birkaç fıstıkçı fırını
vardı. Bu fırınlarda aynı zamanda tepside yapılan şeylerde pişirilirdi. O
günlerde evlerde fırın olmadığı için tepside yapılan börek, kek ,yemekler veya
kiremitte balıklar hep ekmek veya fıstıkçı fırınlarına götürülür orada pişirilirdi.
Tepsiler karışmasın diye üstüne isim yazılı kağıt konurdu. Bir gün annem
çekirdek alırken fırında “içi boş” dan bahsediyorlar. ( Bu arada tesadüf bu ya
fırıncının oğlu annemin öğrencisiymiş ) Fırıncı, " hocanım siz bana
yumurtaların akı ile toz şeker getirin ben size “içi boş” yaparım" demez mi?
Bizim de bahçede bir sürü tavuğumuz olduğu
için fazla olan yumurtayı bazen komşulara bile verirdik. Anneciğim ertesi gün
okula giderken malzemeyi bırakmış bana da " akşam üstü fıstıkçı fırınına
uğra sana bir paket verecek onu dikkatlice eve getir" dedi. O günlerde
fırından bir şey getirmek çok zordu. Çünkü gelecek her ne ise çok sıcak ve ağır
olurdu. Elim yanmasın diye tepsiyi bez ile tutardım. Bu işi ablama satmak
istesem de genellikle ben gitmek zorunda kaldım. O zaman naylon poşet yok kesekağıdı
var yanınızda file götürüp kesekağıdını içine koyuyorsunuz. Fırıncı ağzı sıkıca
kapatılmış kesekağıdını dikkatlice fileme yerleştirdi bana da içini açmadan itinalı
bir şekilde taşımamı sıkı sıkı tembih etti. Kesekağıtları çok hafifti ve neden
itinalı taşınacaktı acaba. Fırından uzaklaşınca merak edip ağzını açtım. O da
ne içinde “içi boş” vardı.

Tadına bakmak için bir tanesini yedim. Bir tane daha
bir tane daha derken kese kağıdının dibi göründü evdekilere sadece iki adet
kalmıştı, adam başı yarım içi boş. Akşam annem hiç kızmadı hatta bir kaç gün sonra gerekli malzemeyi
fırına bırakıp benden akşam almamı istedi. Fırına her zaman kırk nazla giden
ben bu sefer uçar gibi ulaştım. Fırıncı iki tane kesekağıdı verdi ve bunlardan
birinin bana yolda yemek için , diğerinin de evdekiler için olduğunu söyledi. Ben
de dediğini aynen yaptım. O günden sonra yumurtaların akı biriktikçe “içi boş”
yapıldı. O fıstıkçı fırını günümüzde kapalı ama hala aynı yerde o günkü
şekliyle duruyor. Günümüzde aldıklarımda o amcanın yaptığının lezzeti asla yok.
Çünkü maliyetlerin arttığı bahane
edilerek her şeyin bir şekilde hilesine kaçılıyor ya da gramajı küçülüyor. Üzülerek söylüyorum bunu tarihi işletmeler
bile istemeden de olsa yapıyor çünkü kullandıkları malzemeler o günlerdeki gibi
değil.
Gelibolu ile ilgili
unutamadığım bir diğer anım gayri Müslüm komşularımızdır. Mahallemizde hatta
yanımızda ve karşımızda Ermeni, Yahudi, Roman ve Rum komşularımız vardı. Bir
çoğunun çarşıda dükkanı bulunuyordu. Çocukları ile aynı sıralarda okur, mahallede hep beraber oynardık. Annelerimiz bir şey
eksik olunca ( tuz, şeker, un vs.)birbirinden isterdi. Dini ve milli
bayramlarımızda birbirimizi ziyaret eder cenazelerimizde beraber yas tutar
düğünlerimizde beraber halay çekerdik. Evin hanımı hastalansa komşular o eve
yemek taşırdı. Sokakta oynarken susadığımızda veya acıktığımızda en yakın
komşunun kapısını çalabilirdik ve boş dönmezdik. Diğer mahalle çocukları ile kavga etmeye de beraber giderdik. Bu geleneğimiz ve birbirimize
saygımız Anadolu'da halen devam ediyor. En güzel örneği Antakya, Kayseri ve İstanbul gibi pek çok ilimizde farklı din ve mezhepten olan insanlarımızın bir arada yaşadıklarıdır. Dünyada kaç ülkede bunun örneğini görebilirsiniz .
Ayrıca yaz döneminde akşamları evlerin kapılarında oturulup ailelerin ikramlı
sohbeti çocuklarında sokakta oynamaları geleneği halen devam ediyor.
Sünnetim
Gelibolu'da oldu. Bir kaç sünnetçiden biri olan Süleyman amca ucundan azıcık
alıverdi. Gelibolu’daki törenler biraz farklı olurdu şöyle ki . Bir at ve birkaç fayton ya da at arabası
süslenir tanıdık evlere haber verilirdi. Sünnet çocuğu ata diğer çocuklarda
arabalara biner davul zurna eşliğinde evlerin kapısı çalınırdı. Hazırlanan
vişne şerbeti veya limonata, kek ve kurabiyeler eşliğinde ikram edilirdi. Sadece
sünnet çocuğu attan inmeden içeceğinden bir yudum aldıktan sonra bardağı yere
atar kırardı. Bardağın kırılmasının akşam onun acısını azaltacağına inanılırdı.
Sadece bir yudum alması, hepsini içmemesinin sebebi de akşam çişinin çok gelmemesi içindi. Malum ameliyattan sonra bu durum sıkıntı yaratabilirdi. Ev
ziyaretleri bitince çarşıdan geçilerek sünnetin yapılacağı yere gidilirken esnaf ve yolda yürüyenler hem alkışlar hem de sünnet çocuğunu kızdırırlardı. Düğün salon veya bahçede olurdu. Bu arada içinden geçtiğimiz çarşı bugün bile
Gelibolu'nun ana çarşısı olarak aynen duruyor. Benim sünnetim, halen hiç bozulmadan
duran Gelibolu Orduevinde oldu.

Operasyon öncesinde babam ile karşılıklı
oynadım sonra kirvem olan Türk Ticaret Bankası Müdürü ahbabımızın kucağına
oturup başım yana çevrilerek ve ağzıma bir lokum tıkıştırılarak ne olduğunu
anlamadan operasyonum tamamlandı ve yatağa yatırıldım. Ben kesilirken canım yanacak zannediyordum meğerse
ertesi günlerde pansuman için sargılar açılırken esas kıyamet kopuyormuş. Bu
arada gelen oyuncakların yanında en önemli hediye ilk üç tekerlekli bisikletim ve kol saatimdi. Türkiye'nin pek çok yerini gezdim ama hiç
bir yerde bardak kırma adetine rastlamadım.
İlk eğitimime Gelibolu Cumhuriyet İlkokulunda başladım. Bu okul şu anda ismi değişmiş olsa da aynı yerine duruyor ( tepedeki Belediye binasının arkasında ) İkinci sınıfta Yavrukurt oldum. Bugün bir doğa
dostu olmam ve doğada tek başıma yaşamayı çok sevmemin temelleri o günlerde
atılmış. İlk okulu bitirinceye kadar tüm yavrukurt faaliyetlerine katıldım. Ankara'da okurken iki kere 15 günlüğüne Kızılcahamam, Çamkoru'da ki izci kampına gittim. Orada orman içinde yaşama, yolumu ve yiyeceğimi bulma gibi pek çok beceri kazandım.

O günlerde Gelibolu İstanbul arasında İnanöz ve Yılmaz firmalarının burunlu otobüsleri yolcu taşırdı. Tamamı stabilize olan karayolu Gelibolu'dan Tekirdağ'a kadar Koru dağlarının yemyeşil ormanından geçerdi. Maalesef bugün sadece orman işletmesinin binası kalmış. Yolculuk esnasında bir kaç kere patlayan lastik yamanırken yolculara fazla uzaklaşmamaları tembih edilirdi. Çünkü ağaçlar o kadar sıktı ki kaybolma şansınız çok yüksekti. Yol toprak olduğu içinde varış noktasına hem siz hem de eşyalarınız toz içinde ulaşırdınız. Ayrıca dinlenme tesisleri olmadığı için herkes yiyecek ve içeceğini taşımak zorundaydı. Bizler şu anda ülkemizde çok şanslıyız. Otobüslerde tv ekranı, Wifi, sıcak ve soğuk içecek ve yiyecek ikramları ve hostesler var. Avrupa ve Amerika başta olmak üzere pek çok ülkede bunların hiç biri yok. O günlerden kalan komik bir anım geldi aklıma. Gelibolu'ya ilk defa burunsuz otobüs geldi ve hepimiz görmeye gittik. Önünde olması gereken motoru içine konmuştu bu yüzden burnu yoktu. Zaman zaman otobüs garajına gider burunsuz otobüsü izlerdim.
Bir gün İstanbul'dan akrabalarımız geldi. Dönecekleri gün yolcu etmeye gittiğimizde burunsuz otobüs ile gideceklerini görünce izin alıp onların koltuklarına oturdum. Burunsuz otobüsün içindeydim ve ne kadar mutlu olduğumu tahmin edersiniz. Hareket saati geldi, yolcular bindiler ancak ben inmemek için direnmeye başladım. Hatta daha da ileri gidip sırf inmemek için bayağı direnip akrabalarımın çocuğu olmak istediğimi bile söyledim. Anneciğimin üzüntüden ağlamasını düşündükçe hep kötü oldum yıllar içinde.
1963 senesinde
babam Gelibolu'dan Ankara'ya tayin oldu. Kocatepe semtinde bir apartmanın bahçe
katını kiraladık ve eşyalar gelene kadar Orduevinde kaldık. Bu evimiz bir oda
ve l salondan oluşuyordu. Ablam ,ben ve anneannem odada kalıyor ,annem ile
babamda salonun dönen tarafını bir perde ile kapatmış orada yatıyorlardı. Bir
gece salonun diğer tarafında yemek yerken korkunç bir gürültü oldu arkasından
annemlerin odasından çocuk feryadı geldi. Babam odayı ayıran perdeyi açınca
hepimiz şok olduk. Yatağın üstünde ters
dönmüş bir araba vardı. Neyse ki çocuğa bir şey olmadı. Olay şöyle
gerçekleşmiş. Sokağımız adı Bankacı sokaktı. Bugün bayağı genişletilmiş olarak
Esat Caddesinin sonundan Kocatepe Camisine inen dik sokaktır. Karşı apartmanda
oturan Hintli bey taksi ile evine gelmiş. O günlerde taksi şoförleri çok
yardımseverdi. Şoför bey elindeki paketlere yardım etmek için Hintli bey ile
evine çıkmış. Bu arada Hintlinin oğlu da direksiyona oturup oynamaya başlamış. Araba
vitesten atınca yokuş aşağı gitmeye başlamış kaldırıma vurunca ters dönerek
bizim eve annemlerin penceresinden içeriye düşmüş. Evin penceresi ve odadaki
her şey parçalandı. O günlerde çekici imkanları kısıtlı olduğu için araba bütün
gece orada kaldı. Bizi komşular paylaştılar ama hiç birimiz uyuyamadık. Biraz
daha geç olsaydı bizimkiler yatmış olsaydı ikisi de hayatını kaybederdi.
Ertesi gün babam
izin alıp ev aramaya başladı çünkü hiç birimiz o evde kalmak istemiyorduk. Gelibolu'da
ayakkabı tamircisi tanıdığımızın kardeşi Ankara'da emlakçıymış bize hemen bir
arka sokakta ( Bardacık sokakta) 2 oda bir L salonlu 1nci katta kaloriferli bir
daire buldu. İlk defa kaloriferli bir dairede oturacaktık. Ancak bir problem
vardı, bina yeni yapılmıştı ve daire kiralık değil satılıktı. Aynı binada
oturan banka müdürü ile emlakçı bizimkileri ikna edip Emlak Bankasından ev
kredisi çekerek yeni evimize hemen taşınmamıza vesile oldular. Artık ablamın
ayrı, Anneannemle benim ayrı, annem ile babamın ayrı odası vardı.( L salonun
ucunu camlı kapıyla kapatınca ablam için bir oda çıkmıştı. Evimize araba
giremezdi ve soba olayı bitmişti ve de evin her tarafı aynı sıcaklıktaydı.
Ancak aradan iki sene geçmesine rağmen borcun ana parası olduğu gibi duruyordu
babam sadece faizini ödeyebilmişti ve bu durum bir süre daha devam edecekti. Hepimizin
canı sıkılmıştı çünkü ailecek ciddi anlamda her şeyden tasarruf ediyorduk. Bir
kaç telefon görüşmesinden sonra annem ve babam akrabalarından gerekli miktarı
borç olarak toparlayıp banka kredisinin tamamını kapattı. O günlerde
akrabalarınızdan borç alınca faiz veya döviz hesapları yapılmazdı.
İlkokul 3-4 ve 5nci
sınıfı Kızılay Yüksel caddesindeki Ergenekon İlk okulunda okudum ve oradan
mezun oldum. Bu arada Gelibolu’da başladığım Yavru kurt faaliyetime Ankara’da
da devam ettim hatta 2 kere Kızılcahamam Çam Koru’da bulunan İzci kampına gittim. Yavru Kurt olmam
sayesinde okulda yapılan törenlerde ve Milli Bayramlarda tüm geçit töreni ve
gösterilere katıldım.
İlk okul
mezuniyetinde yaşadığım bir anımı asla unutamam. İlk okuldan mezun olurken
birkaç dersten mezuniyet sınavına girerdik. Bunlardan biri de yazı dersiydi. O senelerde ilk okulda " yazı dersi " diye bir ders vardı. O kadar önemliydi ki mezuniyet sınavlarında ki derslerden biri de yazı dersi sınavıydı. Benim yazım da o kadar kötüydü ki tüm derslerim iyi iken yazı dersim zayıftı. Derslerde olduğu gibi sınavda da dolma kalem kullanacaktık. Babamın da Pelikan marka çok değerli bir
dolma kalemi vardı. Pelikan markası bugün pek revaçta olmaya bilir ancak o
günlerde ithal malları çok sınırlı olduğu için en kıymetli dolma kalemdi.

Ayrıca
babama bu kalemi Genelkurmay’da üstün başarı belgesi ile birlikte vermişlerdi.
Sınavdan önceki akşam babacığım dolma kalemini bana verdi ve “ Bak oğlum bu çok
değerli ve güzel yazan bir kalem yani sen istesen de bununla kötü yazamazsın,
haydi göreyim seni yazı dersinden de iyi bir not getir “ dedi. Sınava girdim
ancak o heyecanla kalemi okuldaki sırada unutup eve geldim ve tabi ki kalem çalındı.
Babacığım çok üzüldü ama notlar belli olana kadar hiçbir şey demedi. Sonuçlar açıklandığında tüm
notlarım pekiyi veya iyi iken yazı dersi notum orta geldi. İşte o zaman babam “
ah benim güzel oğlum kalemi kaybettin bari notun iyi ya da pekiyi olsaydı “
dedi. Öyle ağırıma gitti öyle üzüldüm ki yaz boyu çalışıp yazımı düzelttim. Artık yaşlanmama rağmen bugün bile herkes yazımı çok beğeniyor. Daha sonra Konya’da yazın aylarında kazandığım para
ile babama Altın kaplamalı bir Pelikan dolma kalem aldım.
4 ncü sınıfa
geçtiğim yaz Babamın emekli subay
arkadaşının elektrikçi dükkanına çırak olarak girdim. Hayatıma yön verecek ilk
çok önemli dersimi burada aldım. Evimiz Kocatepe’de dükkân ise Kurtuluş Kıbrıs
Caddesi’ndeydi ( yaklaşık 2 km ). Elektrik malzemelerinin satıldığı ve basit
tamiratların yapıldığı küçük bir dükkandı. Binbaşılıktan emekli Şeref Karadoğan
amca ( babamın harp okulundan sınıf arkadaşı ) yanında genç ustası Yunus abi
ile beraber uyum içinde çalışıyorlardı. Herkes yemeğini evden getiriyordu. ( O günlerde herkes kendi yemeğini evinden getiriyordu. Lokantadan veya köşedeki seyyar köfteciden ya da bakkallardan tost yemek diye bir adet yoktu. İşverenlerde yemek vermezdi. Birinci hafta öyle böyle bitti, akşam dükkanı kapattık Şeref amca haftalık vermeden “ iyi
akşamlar” deyip gitti. Unuttu her halde dedim ve evime gittim. Ertesi hafta
sonu yine aynısı oldu ve bu durum yaz boyu devam etti. Aldığım terbiye gereği
ne Şeref amcaya ne de evdekilere hiçbir şey diyemedim. Meslek öğreniyorum adet
böyle demek ki diye düşündüm. Evin
borcunu ödediğimiz için yaz tatiline de gidemiyorduk. Yaz bu şekilde geçti. Son haftanın Cumartesi
günü dükkanın kapatma saati geldi her tarafı süpürüp toparladım ,demirleri
taktım kapıyı kilitleyip çıkmak kaldı. Şeref amca beni yanına çağırdı
yanaklarımdan öpüp her şey için teşekkür etti, seneye tekrar beklediğini
söyleyip bir zarf uzattı ve “ bunu sağlam bir yere koy eve gidince babana ver “
dedi. Hem onun hem de Yunus ustamın elini öptüm ve evin yolunu tuttum. İçimde
en ufacık bir kırgınlık olmadan. Eve gidince zarfı babama uzattım ve Şeref
amcamın selamını ilettim. Babam anneme ve anneanneme bakıp gülümsedi ve “ o
zarf senin haydi aç bakalım “ dedi. Tahmin ettiğiniz gibi içinde bir yaz
boyunca almam gereken haftalığım noksansız olarak duruyordu. Hepsini babama
uzatıp evin taksitine eklemesini istedim. Babamın gözleri doldu. Başından
itibaren babam ile beraber her şeyi planlamışlar ve bana hayatımın en değerli
dersini verdiler. Bir sonraki yaz başlayıp okullar kapanınca hemen Şeref
amcamın dükkanına koştum.Artık haftalığımı cumartesi akşamüstleri veriyordu. Okulun açık olduğu kış döneminde Cumartesi ve Pazar
günleri sokakta oynadığımız Misket, Kuka, Uzun eşek, Saklambaç, Gazoz kapağı,
Tornet, Kovboyculuk gibi oyunların dışında “Şans, talih, kader, kısmet “ satar veya parayla “ Teksas, Tommiks, Zagor “ gibi resimli kitapları okuturdum. Ayrıca liseyi bitirinceye
kadar her yaz farklı işlerde, mesleklerde çalıştım. Bunları yeri geldikçe
anlatacağım.( kısaca Konya'da hediyelik eşya dükkanında ve turist rehberliği, Erzincan'da bakır süs eşyaları işleme işinde gibi. ) Bizler yani benim neslim çocukluğumuzu sokak oyunları ve
arkadaşlıklarını doya doya yaşadık. Basit malzemelerden ( telden araba, araba rulmanlarından tornet dediğimiz araç, karpitten füze gibi gibi ) kendimize oyuncaklar
yaptık. Şimdikiler evde bilgisayar veya cep telefonu karşısında tek başına
geçiriyor. Mahallemizde bakkal, manav, kasap vardı. Tüm alış verişler buradan
yapılırdı. Pek çok kişi kasaptan 250 gr. veya yarım kilo et alırdı ancak
sofralarımız dolu doluydu.
Tam mahalleme, arkadaşlarıma, okuluma alışmışken 3 sene sonra
bize yine yol göründü. Milli Eğitim Bakanlığı "Maarif Kolejleri"
projesine başladı. Yeni açılacak bu okullarda dersler yerli ve yabancı hocalar
tarafından İngilizce okutulacak, yabancı dil dersi de Almanca ve Fransızca
olacaktı. Yani öğrenciler ana dil olarak mükemmel İngilizce 'nin yanında ikinci dil olarak Almanca veya Fransızca öğreneceklerdi yani tam donanımlı olarak mezun olacaklardı. Bakanlık kadrosundaki başarılı öğretmenlerden birinci grubu seçerek 2
yıllığına İngiltere'nin Exeter şehrine gönderdi. Orada sıkıntı çekmeden yaşayabilecek
kadar ( tüm okul giderleri hariç ) yeterli ücreti verdi. Bu fırsatı çok iyi değerlendiren ailem babamın da Silahlı
Kuvvetlerden bir yıllığına aynı ücret ile İngiltere'ye gitme izni alması sayesinde
hazırlıklara başladı. Annemin pasaportuna ablamı, babamın pasaportuna da beni
kaydettirerek(ablam ile bana yaşımız küçük olduğu için ayrı pasaport
verilmedi)hazırlıklara başladık. Uçak çok pahalı olduğu için İstanbul Sirkeci
Garından Almanya trenine bindik. Yanımızda annemin arkadaşı matematik öğretmeni
Meral Yılmaz hanım ile oğlu Levent vardı. Dünyada pek çok tarihi gar orijinal
haliyle kullanılırken ülkemizin en önemli iki göz bebeği Sirkeci ve Haydarpaşa Garları bugün içler acısı durumda. Almanya'nın Frankfurt şehrinde aktarma için 8 saat
bekleyip Fransa'nın Calais şehrine giden trene bindik. Calais'den de feribot
ile İngiltere'ye Dover'e geçtik. Haliyle bu aktarmalar pek kolay olmuyordu
çünkü yazlık ve kışlık kıyafetlerimiz ve bir sürü yiyecek(konserve ve kuru
bakliyat şeklinde)vardı. Henüz tekerlekli bavullarla da tanışmamıştık. Basit
bavul ,çuval ve karton kutulardan oluşuyordu eşyalarımız. Durun daha bitmedi. Dover'de
gümrüğe girdik. İngiliz memur bir bize baktı (günlerdir yollarda perişan olmuş
3 büyük,3 çocuk) bir de eşyalarımıza baktı, elini karton kutulardan birine
daldırması ile çekmesi bir oldu. Konserve kutusu elini kesmişti. Gidin başımdan
gibisine bir şeyler söyledi hemen toparlanıp Londra trenine attık kendimizi. Londra'dan
Exeter trenine aktarma yaptık. Artık yolun sonuna yaklaşıyorduk ve başka aktarma yoktu. Beş gündür yollardaydık. Bir
yerde inip aktarma yaparken Levent ile ben eşyaların başında bekliyor büyükler
yani annem, babam ve Meral teyze eşyaları diğer noktaya taşıyor orada ablamı
nöbetçi bırakıp geri dönüyorlardı ve bu şekilde birkaç sefer yapılıyordu. Exeter'de
Savoy Otel'e yerleştik. Annem ile Meral
hanımın kursu başladı babamda aynı okula kaydını yaptırdı. Ablamı orta okula
Levent ile beni de ilk okula kaydettirdiler. Büyükler gelmeden hazırlık döneminde
İngiliz Kültüre gidip bir şeyler öğrenmişlerdi biz çocuklar sadece yes, no ve
hello biliyorduk. Okulumda öğretmenler bana derslerde okutulan konuları değil
sadece sıfırdan İngilizce öğretme kararı aldılar. Arkadaşlarımda yardımcı
oldular ve bana hiç yabancılık çektirmediler. Eğitim sistemleri bizden çok farklıydı. Tüm
malzemeleri(Defter, kitap ve kırtasiye) ve kıyafetleri okul verdi. Dersi derste
öğretiyorlardı kesinlikle eve bir şey gitmiyor ödev verilmiyordu. Sadece ben
defterimi eve götürüyor öğrendiğim kelime ve cümleleri tekrar ediyordum. Bana
önce günlük hayatta lazım olacak kelimeleri resimli olarak ezberlettiler daha
sonra da bunlarla cümle kurmayı. Bahçede oynarken arkadaşlarım hatalı cümlelerimi düzeltti ve doğrusunu öğrettiler. 1-2 ay içinde derdimi çok rahat anlatacak kadar
konuşmaya başladım. Ancak grammer yani dilbilgisi kurallarını bilmiyordum. İhtiyacımda
olmadı .Döndükten sonraki İngilizce derslerinde hatta Üniversite'de bile
grammer öğrenemedim. Bugün bile hangi Tense( zamanlar) nedir bilmem ama her
türlü derdimi anlatırım. Bu arada neredeyse çok önemli bir detayı atlıyordum.
Okulumun yanında tarihi bir kilise vardı ve okulun ve bizim tüm ihtiyaçlarımız
bu kilise tarafından karşılanıyordu. Her sabah ders başlamadan önce bizim
andımızı okuduğumuz gibi okulun dua salonunda dua eder sonra sınıflara
dağılırdık. Müdür, babamdan benim içinde inancıma göre dua kitabımı getirip en
arkada kendi duamı yapmamı istedi.
Bir gün öğretmenim
( hangi branştaydı hatırlamıyorum) benden öğreteceği yeni kelimeleri yazmak
için kağıt istedi. Hemen defterimden bir sahife koparıp verdim. Bir anda
kıyamet koptu. Kilisenin bana verdiği defterden ne hakla sayfayı kopartırmışım.
Bu yaptığım o kadar büyük bir olay haline geldi ki tüm sınıf hatta bahçedeki
diğer çocuklar bana tepki gösterdiler ve ayıpladılar. Bir daha hayatım boyunca
asla defterden tek bir sahife kopartmadım. Fazla kağıtları defterin en arkasına
koyup gerektiğinde onları kullandım.
O günlerle ilgili
hatırladığım bir diğer husus da tam gün olan okulda herkesin bir örnek
giyinmesi ve okul kantininin olmamasıydı. Beslenme saatlerinde ( sabah ve öğleden
sonra ) ve öğle yemeğinde ne verilirse sadece onları yerdik ,evden bir şey
getirmekte yasaktı.
Bu arada kaldığımız
otel çok pahalı olduğu için Meral teyze ile birlikte Danis Road sokağında iki
katlı 5 odalı bir ev kiraladık. Eve taşınmamız tam bir komediydi. Otel araç
konusunda yardımcı oldu .O yıllarda İngiltere'de kiralık odalarda veya
otellerde elektrik için saatin yanında bir kumbara olurdu. Oraya madeni para
atarak elektrik kullanılırdı. Ara ara görevli gelir parayı alırdı. Paranın
hükmü bitince elektrik kesiliyordu. Bu durumu otel odasından biliyorduk ama ev
farklıdır diye düşündük meğer tüm ev için bir tane kumbara varmış. Biz Türk
alışkanlığı ile taşınırken her tarafı şakırdatınca birden elektrikler kesildi. Kumbaraya
para attık 5 dakika sonra yine kesildi. Eve yerleşme aşamasında olduğumuz için
her odada ışıklar yanmak zorundaydı. Babam yakındaki dükkanlardan madeni para
toplayıp o geceyi idare ettik. Ertesi gün eve okumalı saat takıldı. Evin bir odasına annem ile babam , bir
odasına Meral teyze ile oğlu ,bir odasına da ablam ile ben yerleştim. Bizim oda
en büyük olandı bu yüzden aynı zamanda tv ve oturma odası olarak kullanılıyordu.
Eksisi yatana kadar herkesin bizim odada olması, artısı sürekli yanan sobanın sayesinde
gece sıcacık yatmamızdı. Diğerleri
yatmaya soğuk odalara gidiyordu. Ev odalardaki şömine içine konmuş hava gazı
ile çalışan taş çubuklu sobalar ile ısınıyordu. Alt kattaki mutfak ve aynı
zamanda yemek odası olan yerin de odunlu şöminesi vardı. Alt katta birde
misafir odası bulunuyordu ama çok nadir kullanılıyordu. Otelde iki kişiye
ödediğimiz parayı bu eve bir aylık kira ve giderler olarak ödedik.
Evin önü kaldırıma
sıfırken arkasında küçük bir bahçesi vardı. Alışkın olmadığımız için biz
orasıyla hiç ilgilenmiyorduk . Bitişik komşumuz hanım babama kibarca uyarıda
bulunmuş ve "sizin vaktiniz yoksa bahçeye ben bakabilirim çünkü siz benim
bakımlı bahçemi seyrederken ben sizin kötü görünümlü bahçenizi görmek
istemiyorum" demiş. O hafta sonu komşumuzun da yardımıyla gerekli
düzenleme yapıldı. Sonradan öğrendik bu konuda bizi polise şikayet etme hakkı bile
varmış.
Aradan bir ay falan
geçmişti, gün okuldan eve döndüğümde babamı tamirat için gelen usta ile tartışırken buldum. Usta
işini bitirmiş faturasını kesmişti ve bedelinin bankaya yatması
gerekiyordu. Babam bu durumu anlamadığı
için para vermeye çalışıyordu. Araya girip durumu izah ettim ve ustayı gönderdik.
Bu durum babamı çok üzmüştü. O da dil kursuna gidiyor ve bir sürü para ödüyordu
ama öğrendikleri ile çok basit bir iletişimi kuramamıştı. Çünkü usta halk
ağzıyla konuşuyordu oysa babam kitabi dilli öğreniyordu. İngiltere'de dil okulda
öğrendiğiniz İngilizce ile sokak konuşmasını çok zor anlarsınız. Aynı şey bizim
ülkemizde de geçerlidir. Size bununla ilgili küçük bir örnek vereceğim. Bir
kafeye gittiğinizde çay almak için “ Rica etsem lütfen bana bir bardak çay
verebilir misiniz “ derseniz garson size garip garip bakar “ Bir çay “ veya " şefim bir çay alayım" demeniz
yeterlidir ve daha anlaşılırdır. Ayrıca her bölgemizin farklı şivesi vardır ama
dil okulunda bu şiveyi öğretmezler oysa ben okulda arkadaşlarımdan o bölgenin ve başka yörelerin şivelerini de öğrenmiştim bu yüzden usta ile anlaşabildim. Canım babam canı bu
duruma çok sıkıldı ve ertesi gün dil okulundan kaydını sildirdi. Evin tüm dış
işlerini ve alışverişini üslenip halkın arasına karışarak kısa sürede her türlü
derdini anlatmaya başladı. Dükkâna gidip her şeyin ismini ve nasıl isteneceğini
not alıp ezberledi.
Exeter’de çok güzel
bir yıl geçirdim. Gerek okulda gerek mahallede gerekse annemin İngiliz
arkadaşlarının çocukları ile arkadaşlıklar kurdum. Hafta sonlarında çevre
illere geziler yaptık. Bu arada bir şey dikkatimi çekti. Küçük tekerlekli katlanır bisikletler çok yaygındı ve hanımlar ve beyler ulaşımlarında kullanıyordu. Bu bisikletlerin yıllar sonra hayatımı çok ciddi ve olumlu yönde etkileyeceğini nereden bilebilirdim ki. Bir yıl çok çabuk geçti ve babam ile birlikte aynı
geldiğimiz araçlarla Ankara’ya geri döndük. Bizden bir yıl sonra da annem ve
ablam yurda döndüler. Onların yokluğunda evin tüm işlerini anneannem yaptı.
Annem Konya’da yeni
açılan Maarif kolejine tayin olunca oraya yerleştik. Orta okulu odun pazarının
arkasındaki Mevlana Orta okulunda ,lise biri Konya Lisesinde okudum. Mevlana
Orta okulu benimle birlikte eğitime başladığı için ilk mezunu da ben ve sınıf
arkadaşlarım oldu. Yakın zamanda tekrar ziyaret etme fırsatı bulduğumda isminin " Mehmet Karaciğanlar Mevlana İmam Hatip Ortaokulu " olarak değiştirilmiş olduğunu üzülerek gördüm. Ne yaparsa yapsınlar orası benim için " MEVLANA ORTA OKULU "dur imam hatip falan değildir. Ak parti iktidarında neredeyse tüm devlet okulları imam hatip okulu oldu. Böyle olunca da tüm memur ve üst düzey bürokratlar imam oldu. Yani imamlığın da bir değeri ve anlamı kalmadı. Oysa ki eskiden öyle miydi, mahalle imamları ve müftüler çok saygın ve itibar gören kişilerdi.
Sadece bir sene okuyabildiğim Konya Erkek Lisesinin şu anki
adı Konya Lisesi. Okulum,1889 yılında
Konya İdadisi olarak eğitim ve öğretim hayatına başlamış daha sonra Konya
Sultanisi ve Gazi Lisesi ismini almıştır. 1923-1934 arasında Darü’l – Muallim
Mektebi,( Muallim mektebi – Konya Erkek öğretmen Okulu ) , 1934 ‘den sonra Konya Erkek Lisesi olmuştur.
Benim okuduğum zaman yatılı bölümü de vardı. Ayrıca öğrenci sayısının artması
sebebiyle arka bahçeye ek bina yapılmıştı ancak ben ön taraftaki tarihi binada
okuyan şanslı öğrencilerdendim. Binanın içi ( kapıları, merdiven ve korkulukları,
özellikle yer karoları ) ve dışı halen aynı şekilde muhafaza ediliyor. Yakın
zamanda tarihe saygısı olmayan yerel yöneticiler binayı yıkıp yerine yeni bir
Milli Eğitim Müdürlüğü yapmak istemiş ancak mezunlar derneğindeki çok ünlü
büyüklerimiz ( 8nci Cumhurbaşkanımız Turgut Özal, 17nci Başbakan Sadi Irmak,
Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül, Bakan Mehmet Keçeciler, Bakan Işın Çelebi,
Bakan Agah Oktay Güner, Ahmet Hamdi Tanpınar, Saim Sakaoğlu, Tarık Buğra, Cahit
Külebi, Tahsin Kesici, Cihat Abaoğlu ve daha pek çok değerli kişiler )
sayesinde çok şükür başarısız olmuşlardır. Yolunuz düşerse eğitimin olmadığı
saatlerde izin alarak binayı gezmenizi şiddetle öneririm. Her ne kadar bu okulun mezunu olamasam da en
az burası kadar eski ve önemli Erzurum Lisesinden mezun olma şerefine nail oldum.
Konya’da
bulunduğumuz sürede Turizm Bürosunun açtığı rehberlik kursunu başarılı olarak
bitirdim ve resmi rehber oldum. Turizm bürosundan verdikleri turistlere
Konya’yı gezdirdim. Hem para kazandım hem İngilizcemi ilerlettim. İş olmadığı
zaman da Mevlana Müzesinin karşısındaki hediyelik eşya satan Mehtap Ticarette
tezgahtarlık yaptım. Değerli ustam İrfan Ketenci abim dükkanın bir bölümünde kuyumculuk
yapıyordu. Bu sayede kuyumculuğu da öğrendim. Konya’da oturduğumuz dört yıl
boyunca her yaz hem turist rehberliği yaptım hemde İrfan abinin yanında çalıştım.
Kazandığım para ile her sene okul için takım elbise diktirdim ve harçlığımı
çıkarttım. Bir de kendime İngiliz malı çok güzel bisiklet aldım ( Golden Arrow
marka ) çünkü Konya’da herkes okula bisiklet ile gidiyordu.
Konya'da bulunduğumuz süre içinde köklerimiz ile ilgili bir gerçeği de öğrendik. Babamın ailesinin seceresine göre ( aile fertlerinin dökümü ) atalarımız 750 sene önce Horasan'dan Konya'ya gelmişler. Ailenin bir bölümü burada yerleşmeye bir bölümü de devam etmeye karar vermiş. Devam edenler Bursa'ya yerleşmişler. Biz Bursa'ya yerleşenlerin torunlarıyız. Babamın Konya'da görev yaptığını duyunca secereyi güncelleyen aile büyüğümüz Konya'daki köklerimizi araştırmasını istemiş. Konya'dan Bursa'ya en son mektup eski postanenin arkasında oturan Hindiye Hanımdan gelmiş. Babam ile beraber eski postanenin arkasında araştırma yaptık ve Hindiye hanımı tanıyan çok yaşlı birini şans eseri bulduk. Hindiye hanım yıllar önce vefat etmiş ancak oğlu matematik öğretmeni olarak Kız Lisesinde çalışıyormuş. Okula gittik ancak onun da yıllar önce emekli olduğunu öğrendik. Neyse ki okulda adresi varmış ve tesadüfe bakın ki bizim evin arka sokağında oturuyormuş.
Ziyaretine gittik, kapıyı açınca önce bize inanmadı ancak babam elimizdeki eski yazı ile yazılmış mektubu uzatınca ağlamaya başladı ve şaşkınlıkla " bu benim annemin yazısı siz nereden buldunuz " dedi. Sonrasında malum olacağı üzeri uzunca bir ziyaret oldu. Tanışma için bir pazar günü Konya'da ki tüm aileyi ve bizi evine çağırdı. Muhteşem bir buluşmaydı aynı zamanda tarihi de denebilir. Düşünebiliyor musunuz 750 sene sonra aile tekrar bir araya geliyor. Bu arada çok enteresan bir şey daha oldu. Sınıfta arka sırada oturan Gül Yazgan ismindeki arkadaşımda oradaydı, yani biz aynı sınıfta önlü arkalı oturuyorduk, akrabaydık ve bilmiyorduk. Gül ile Lise 1 ' e kadar hep beraber okuduk sonra görüşemedik.
Babamın tayini
sebebiyle Konya’dan Erzincan’a taşındık. Konya bölgesinde genellikle Man
kamyonlar kullanılırdı. Egzoz sesleri ile günümüzde bile ünlü olan 520 HN Man
kamyonda eşyalarımız ile birlikte babam ve bende gittik. Düz yolda iyi giden
Man rampaya gelince öyle bir yavaşlıyordu ki neredeyse inip yanında
yürüyebilirdiniz. Ancak Konya’ya gelmeden önce Ankara’da komple değiştirdiğimiz
eşyalarımız ilk defa hasar görmeden Erzincan’a ulaştı. Buraya gelmeden önce
babamın bir arkadaşı bize ev bulmuştu, bu sayede çok kısa sürede yerleştik. Erzincan Lisesinde 2nci sınıfı okudum.
Erzincan’ın, 1939
senesinde yaşadığı 7.9 şiddetindeki depremde 117 bin bina komple yıkılmış, 33
bin kişi hayatını kaybetmiş. Bunun üzerine şehir biraz daha kuzeydeki dağların
yamacına tek katlı evler ile yeniden inşa edilmiş. Bütün sokaklar şehrin bir
ucundan diğer ucuna dikey ve yatay şekilde birbirine paralel olarak planlanmış.
Öyle ki şehrin dışında bir sokağa baktığınızda o sokağın sonunda şehrin diğer
ucunu görebiliyordunuz. Ancak her güzel şey gibi Erzincan’da bugün bozuldu. Müstakil
evlerin yerine yapılan çok katlı binalar yeşillikler içindeki şehri beton
yığınına çevirdi. Bugün ,Google Earth uygulamasından İngiltere’nin Exeter
şehrinde1966 senesinde yaşadığım sokaktaki
evlerin aynı şekilde durduğunu görebiliyorum. Hatta kaldırım taşları ve sokak
lambalarının da. Sırf rant uğruna şu anda İstanbul’da deprem bahane edilerek
şahane süslemeli cephe, balkon ve çatıları olan rengarenk binalar hiç acımadan
yıkılıp yerine koyu kahverengi ve andezit rengi ile kaplı kapkara yapılar dikiliyor.
Bu arada insanlar hem borçlandırılıyor hem de evleri küçülüyor.
Erzincan’da yaz
tatilinde 15 günlüğüne Antalya Karpuz kaldıran askeri kampına tatile gittik.
Askerlik hayatında ilk defa babama askeri kamp sırası geldi. O günlerde
kamplarda konaklama çadırda oluyordu. Tatilden dönünce Erzincan’ın en popüler
turistik eşyası olan bakır eşya dükkanında işe girdim. Ben satış kısmında
çalışacağımı umuyordum ancak ustam bu işi temelinden öğreneceksin dedi. Yandaki
pasajın bayağı bir altına indik. Tek bir ampulün aydınlattığı havasız bir odada
işçiler tabureye oturmuş kucaklarında muhtelif bakır eşyaların üstüne işleme
yapıyordu. Bana eski bir tepsi ve işleme kalemi verip işi tarif ettiler. Çok
zor değildi sadece dikkat istiyordu. Kalemi kaçırırsanız bütün emek boşa
gidiyordu. Meraklı ve azimli olduğum için kısa sürede işi öğrendim ve tek
başıma motif çizip işlemeye başladım. Bir süre sonra da başka bir iş yerinin daha
havadar ve aydınlık atölyesinde daha yüksek haftalıkla iş buldum. Okul
açıldıktan sonra da hafta sonları aynı yerde çalışarak harçlığımı çıkarttım. O
günlerde kendi tasarımım olan duvar tepsileri ve yatak odası baş ucu
apliklerini anneciğime hediye ettim. Şu anda hepsini evimde saklıyorum.
Bir yıl sonra bize
yine yol göründü. Babam Erzurum’un 25 km kuzeyinde bulunan Dumlu nahiyesine
tayin oldu. Buraya köy demek daha doğru olur. Yıllardan sonra ilk defa burada
hazır boyanmış ve temizlenmiş bir lojmana ( apartman dairesine ) taşındık.
Çünkü babam Alay Komutanı olmuştu. Erzurum’da
güzel olduğu kadar zor günlerim de oldu. Dumlu’da ilk ve orta okul vardı. Bu
yüzden tüm lise öğrencileri ( köydeki çocuklarda dahil ) askeri servis
otobüsüyle Erzurum’a gidiyordu. Annemin de tayini Erzurum’da başka bir okula
çıktığı için aynı servisi kullanıyordu. Bu yüzden araçta hiç yaramazlık
yapamıyordum. Erzurum’da eksi 20, 25 hatta 30 derece gayet sıradandır. O günün
askeri araçları şimdikiler gibi değildi. Araç gece kapalı garajda her 2 saatte
bir 10-15 dakika çalışmazsa sabah erken saatte asla çalışmazdı. Bu yüzden en
yeni ve bakımlı otobüs öğrenci servisi olur ve gece boyu kapalı garajda
nöbetçiler tarafından sık sık çalıştırılırdı. Bu servisin yolda kalmaması
gerekiyordu çünkü ayrı okullara giden öğrenciler ve çalışan subay eşlerinin geç
kalmaması gerekirken bozulan aracın aniden soğuması içindekilerin donması
demekti. Zaman zaman yanımıza kadar gelen kurt sürüleri de başka sıkıntıydı. Bu
yüzden arıza durumunda derhal araçtaki telsiz ile haber verilir duruma göre
Erzurum veya Dumlu’dan yardım gelirdi. Araç komutanı olan silahlı askerde en
önde otururdu. Benim hatırladığım aracımız sadece bir kere yolda kalmıştı.
Servisimiz bizi
okula 07.30 da bırakırdı. Çünkü tedbir amaçlı 06.30 da hareket ederdi. Oysa
okul kapıları 8.00 de açılırdı. Hademeler erken gelir kaloriferi yakar ancak
bizi içeri almazdı. Biz de dışarıda titrerdik. Durumu Dumlu’daki Tümen
komutanına bildirdik. Hemen ilgilendi ve hademe bizi içeri aldı. Erzincan’da
öğrendiğim kayak sporunu burada daha da ilerlettim. Dumlu’dan biraz ileride
Yeşildere’de askeri bir tesis vardı. Hafta sonları yazın piknik kışın kayak
yapılırdı. Buradan sadece asker aileleri değil tüm Dumlu halkı yararlanırdı.
Erzurum’a geldikten sonra yazın çalışmayı bıraktım çünkü Üniversite sınavlarına
hazırlanıyordum. Ayrıca Liseden mezun olmak için yıl içinde yüksek not almak
yetmiyordu . Tam hatırlayamadım ama sanırım beş tane fen dersinden sınava girip
geçerli notu alır öyle lise mezunu olurduk. Ben 1973 de girmiştim ve 1974 de bu sınavlar
kaldırıldı. Ne şans değil mi ?
Ailem benim subay olmamı istiyordu, ben de hava kuvvetlerine girip pilot olmak. O günlerde jet uçakları zaman zaman düşüyor ve gencecik subaylar şehit oluyordu. Annem bu yüzden Hava Lisesine gitmeme şiddetle karşı çıktı. Ben de havacı olmazsam asla subay olmam dedim.
Annemin, İstanbul'da emekli muharip Gazi ( Çanakkale gazisi ) deniz albayı olan bir akrabası vardı. Asıl adı Seyfi Acar idi ama aile içinde herkes Can Baba derdi. Masmavi gözleri kıpkırmızı yüzü ve beyaz saçları ile gerçekten çok can bir İstanbul beyefendisiydi. Ne tesadüftür ki eşinin adı da Seyfiye idi. O da bire bir aynı tipin bayan versiyonuydu. Mükemmel bir çifttiler. Can Baba benim deniz subayı olmamı istiyordu. Ne zaman bir araya gelsek hep bana amiral olacaksın derdi. Orta okulu bitirince Deniz Lisesi sınavları için kaydımı yaptırmış. Oysa ben asla deniz subayı olmak istemiyordum. Gelibolu'da bulunduğumuz süre içinde denizcilerin küçük harp gemilerinde haftalarca denizde kaldıklarını daracık yataklarda yattıklarını hep duyardım. Hatta denizciler için " Parası pul, karısı dul " tabiri oldukça yaygındı. Ailem Can Baba'ya olan saygılarından beni otobüsle İstanbul'a gönderdiler. Can Baba beni karşıladı, bir kaç gün İstanbul'u gezdirdi, herkese beni geleceğin amirali diye tanıttı. Sınav günü vapur ile Heybeli Adaya götürdü. Yol boyunca vapurdaki tanıdıklarına da geleceğin amirali cümlesini tekrarladı. Oysa ben kesin kararımı vermiştim denizci olmayacaktım. Bunu bir kere kendisine söyledim kıyameti koparttı. Çünkü ailede kimse onun sözünün üstüne bir şey diyemezdi.
Sınav başladı, soruların çoğu rahatlıkla yapabileceğim gibiydi, ayrıca o günlerde asker çocuklarının sivillere göre şansı biraz daha fazlaydı. Benim referansım bir de ilaveten Can Baba'ydı. Çok kötü bir şey yaptım ve soruları yanlış cevapladım. Çıkışta sorulan çok klasik " nasıl geçti ? " sorusuna verilen cevap da yine klasik olarak " iyi geçti" oldu haliyle. İstanbul'da bir kaç gün daha misafir olduktan sonra Ankara'ya döndüm. Sonuç ne oldu dersiniz? Can baba ölene kadar benimle konuşmadı. Bugün bile düşündükçe çok üzülüyorum yaptığım saygısızlığa. Keşke soruları cevaplasaydım sıfır almasaydım , belki yazılı da ,belki sporda ya da sağlık muayenesinde kaybedecektim. O zaman Can Baba gibi çok değerli bir insanı hayal kırıklığına uğratmayacak ve üzmeyecektim.
Kara Lisesi sınavlarına hiç girmedim çünkü babamın çok sık tayin olması ve çektiğimiz sıkıntıları kendime ve aileme yaşatmak istemedim. Aslında annem Hava Lisesine olur deseydi mutlaka sınavını kazanırdım ama ellerim terlediği için pilot olamayacak yer subayı olacaktım ve az da olsa hayalime kavuşacaktım. Sakın kısmet demeyin çünkü ben buna inanmıyorum.
Bazen bir konu da direnmek de olmuyor çünkü dönüyor dolaşıyor sizi yine buluyor. Denizci olmamak için direnmem yıllar sonra yine önüme geldi. Bunu ileride yedek subaylık anılarımda okuyacaksınız.
1974
senesinde ,Üniversitede annemin yolundan gidip onun mezun olduğu okul olan
Gazi Eğitim Enstitüsü İngilizce Bölümüne girdim. Okulumuz çok değerli öğretmenleri sayesinde bizleri her bakımdan çok iyi ve donanımlı yetiştirdi. İngilizcenin yanında öğrenci psikolojisini, en başarılı öğretim tekniklerini öğrettiler. Yerine göre öğretmenimiz yerine göre de arkadaşımız oldular. İlk sene her şey çok güzeldi, ancak ikinci sene okulda sağ-sol olayları ufak ufak başladı ve üçüncü sene solcuların süresiz boykot kararı alıp okulu terk etmeleri ve müdürün onların yerine Diyarbakır'dan sağ görüşlü öğrencileri getirmesiyle ortalık karıştı. Okula giderken yolda solcular çevirip neden gidiyorsun diye hırpalıyorken okula girince de sağcılar neden geldin diye hesap soruyorlardı. Ailem eğitimimi dondurmamı öneriyor ancak ben bir an önce son senemi tamamlayıp mezun olmak istiyordum. Böylece olaylardan kurtulabilecektim, çünkü her iki tarafın da düşünceleri kafama yatmıyordu. Bu işin yabancı ajanlar tarafından organize edildiği belliydi. Kitleler 3-5 kişinin talimatıyla slogan atıp yumruğunu kaldırıyordu. Militan kadrolar gözünü kırpmadan adam öldürüyor bundan en ufak bir pişmanlık duymuyordu. Aynı ana babadan doğmuş iki kardeş birbirini öldürebiliyordu. Bunlardan bir tanesi geçenlerde TV'ye çıktı. Ankara Bahçelievler' de karşı görüşlü öğrencileri boğarak öldürmüş, yıllarca hapis yatmış ve çıkmış ancak hiç pişman olmadığını söylüyordu. Gerekçesi de " onlarda bizi öldürüyordu " olmuştu. Umarım bir daha böyle günler yaşamayız. Bizi ders esnasında silah zoruyla bahçede toplayıp kendi sloganlarını tekrarlatıyorlardı. Kahrolsun şu kahrolsun bu diye. İyi ama bu işi ana babamızın bin bir zorlukla bizi okuttuklarını düşünmeden yaptıkları hiç akıllarına gelmiyordu. Ayrıca kahrolsun Amerika veya Rusya derken üstlerinde bu ülkelerin ürettiği kıyafetler vardı üstlerinde. Kahrolsun deyince kimsenin kahrolduğu falan da yoktu. Bir şeyi protesto etmek istiyorsan okulunu bitirir meslek sahibi olur çalışır üretir o ülkelere muhtaç olmazsın ya da siyasete atılır kendi kazancınla ne yapacaksan yaparsın. Bu işlere kendini kaptırmış bir sınıf arkadaşım ile yıllar sonra Kızılay'da polisten kaçarken karşılaştık. Kolundan tutup bir giyim mağazasına sokup polisler geçene kadar soyunma kabinine sakladım. O hala baba parası ile okumaya çalışırken ben evlenmiştim ve bir de kızım olmuştu.
İkinci sınıftan itibaren sınıf arkadaşım olan Ayşe hanım ile ömrümün geri kalanını beraber geçirebilmek için meslek sahibi olmam yani mezun olmam gerekiyordu.
Ayşe hanım ile 1,5 sene aynı sınıfta olmamıza ve sınıf mevcudunun sadece 25 kişi olmasına rağmen birbirimizle pek ilgilenmemiştik ama nasıl olduysa son sınıfın ikinci döneminde aramızda bir yakınlaşma başladı ve kendisine teklifimi yaptım. Cevap olumluydu ve beraberliğimiz başladı. Bu arada yazımın en başında Çarşamba günü dünyaya geldiğimi yazmıştım. Ayşe'nin de Samsun, Çarşamba'da dünyaya gelmiş olması bir tesadüf mü ?
Yukarıda detaylı olarak anlattığım olaylar ve sıkıntılar ile 1976 Haziran'da ikimizde mezun olduk, Eylül ayında sözümüz kesidi,1977 Şubat'ta nişan ,Mayıs ayında da nikah törenimiz ile hayatımızı birleştirdik. Balayında o günlerde çok revaçta olan ve Rumların zulmünden 3 yıl önce kurtulmuş olan Kıbrıs'ta Salamis Bay oteline gittik.
Evliliğimiz için ailesinin onayını almaya gittiğimiz zaman ( istemeye gittik demiyorum çünkü bu tabir oldum olası bana yanlış gelmiştir. Bunun yerine ailelerimizin onayını almak dedim ) aynı zamanda çok değerli bir hakim olan babası usul gereği biraz düşünelim dedi. Çok korktum kabul etmeyecek diye, ancak iki hafta sonra " bekliyoruz" diye haber gelince rahatladım. Eskiden kız tarafı hemen olur demez biraz düşünme süresi isterdi. artık bu adetimizde terk edildi. Kız babası madem çocuklar birbirini sevmiş diyerek hemen onay veriyor hatta bu arada nişan yüzükleri de takılıyor. Eşimin ailesi konusunda gerçekten çok şanslıyım. Sadece 6 sene birlikte olsak da kayınpederim Celal Çalgüner Yargıtay'dan emekli dünya tatlısı, tam bir beyefendiydi. Güreş yapmayı çok severdi ve gençliğinde ünlü pehlivanlarla güreşmişti. Bana da bazen el ense çekerdi. Hakim olarak hep adil olmaya dikkat göstermiş. Samsun-Çarşamba'da hakimken köy davalarında doğru karar verebilmek için köylü gibi giyinir eşek sırtında ilgili köye gider kahvedekilerden tarafsız görüşler alırmış. Sonra bunların ışığında en doğru ve hakkaniyetli kararı verirmiş.
Kayınpederim Celal Çalgüner Denizli'nin Süller köyünde dünyaya gelmiş. Süller bugün Çivril'e bağlı ancak o gün Çal'a bağlıymış. Babası Mustafa Hulusi Çalgüner (1872- 1938 ) Çal Müftülüğü, Kütahya Kadılığı, TBMM 1nci dönem Karahisar milletvekilliği yapmış. Mustafa Hulusi efendi 1919 senesinde halkı Çal camisinde toplayıp düşmana karşı direniş hareketini başlatmış.
Amcası Ahmet İzzet Çalgüner 1875 senesinde Mehmet Hamdi Efendi ile Emine Hanımın oğlu olarak Süller'de dünyaya gelmiş.İlk eğitimini babasından aldıktan sonra eğitimi için İstanbul'a gitmiş. Daha sonra Süller'e dönmüş ve babasının medresesinde öğrenci yetiştirmekle meşgul olmuş. 17.Mayıs.1911'de Çal Müftüsü olmuş. 1919'dan sonra Çal'da Milli Mücadele hareketini başlatıp halkın silahlanmasını ve Yunana karşı direnmesini sağlamıştır. Yunanlılar Çal Bölgesine gelince Ahmet İzzet Efendi'nin yakalanması için haber salmış ancak başarılı olamamıştır. Hatta Süller'deki evini karargah olarak kullanmış kaçarken de eve çok zarar vermiştir. Bu ev bugün biraz harap halde de olsa hala ayakta ve umarım restore edilip gereken değeri verilir. Milli Mücadele sonrasında Çal Müftülüğü görevi ile Süller'deki medresesinde ders vermeye devam etmiştir. Müftülük görevinden 1952 senesinde emekli olmuş aynı sene vefat etmiş. Milli Mücadele döneminde etkin rol alması sebebiyle iki İstiklal madalyası sahibi olmuştur. Atatürk'ün takdir ettiği kişilerden olduğu için Çalgüner soyadını da Atatürk vermiş. Güner'in kelime anlamı "günün en güzeli" demek. Çalgüner de Çal'ın güneşi yani en güzeli demek oluyor. Ahmet İzzet efendi kendisine teklif edilen millet vekilliğini kabul etmemiş ve müftülük görevine devam etmiş.
Nezihe annem ise Samsun'lu beş çocuklu bir ailenin en büyük kızıydı. Annesi ev hanımı, babası Ömer Şevki Efendi bir dönem Samsun Müftüsüydü. ( 1877-1950 ) Şapka devriminde " müftü olduğu için sarığını çıkartıp şapka takmayı reddettiğinden dolayı dışarıda gezerken sarığını çıkartmış ama şapka takmamış, bu yüzden " Açıkbaş Ömer Efendi " olarak anılmış bir Nakşibendi şeyhidir. Soyadı kanununda Altuniç soyadını almıştır. Nezihe hanım, gerçek bir hanımefendi, muhteşem bir anneydi. Kim ne yaparsa yapsın asla kızmaz, herkes için iyilik isterdi. Kimin başı sıkışsa ya da yardıma ihtiyacı olsa hemen koşardı. Elinden çok iş gelir evde bozulan şeyleri çok güzel tamir eder tıkanan lavaboyu açar, musluk contasını bile değiştirirdi. Benim için kayınvalidem değil öz annem gibi oldu her zaman.
Ailenin 3 kızı var. En büyükleri Tanzer abla, tanıştığımızda Taner abi ile evliydi ve bir kızları vardı, sonra bir kızları daha oldu. Evlendikten sonra hep İstanbul'da yaşadılar. Taner abi Karaböcek kardeşlerin (Neşe Karaböcek ve Gülden Karaböcek) erkek kardeşi oluyor. Tanzer & Taner , isimleri ne kadar güzel uyumlu denk gelmiş öyle değil mi?
Ortanca kızları Belma abla kendisi gibi Ziraat Mühendisi olan Arıçtan abi ile evli. Bizim mezun olduğumuz sene oğulları Beltan dünyaya gelmiş. Beltan değişik bir isim çünkü Belma'nın Bel'i ile Arıçtan'ın Tan'ı birleşerek ortaya Beltan çıkmış. Nasıl Nezihe hanım öz annem olduysa, her zaman Belma Ablada benim ikinci ablam çocuklarımın ikinci annesi oldu. Her zaman hep yanımızda desteğimiz oldu. Benim için çok ayrı bir yeri vardır. Mezun olduktan sonra doktorasını yaptı, yıllarca Tarım Bakanlığında çalışıp daire başkanı olarak emekli oldu. Arıçtan abi de TSE'de ( Türk Standarları Enstitüsü) çalıştı ve daire başkanı olarak emekli oldu. Beltan ve Nazlı adında iki çocukları var.
Ayşe, öğretmen olarak Ankara'ya atamasını beklerken geçici olarak PTT Milletler arası telefon santralına girdi. Ben de Türkiye Kömür İşletmeleri'nde dış satınalımlar Dairesinde işe başladım. Emek mahallesinde bir çatı katı dairesini kiraladık. Mayıs ayında evlendik ancak Ayşe dönüşümlü vardiya usulü çalışıyordu. Yani bir hafta gece bir hafta gündüz. Gece vardiyasındayken bazen birbirimizi çok az görebiliyorduk. Yaz sonunda Ayşe'nin Etlik Lisesine tayin olması ile rahat ettik.
Bu arada Hacettepe Hastanesinin Ulus istikametinde yukarısında SİYO ( Sağlık İdaresi Yüksek Okulu ) binasında akşamları ve Hacettepe Üniversitesi Beytepe kampüsünde gündüz derslerine katılarak 3 yıllık eğitimizi 4 yıla tamamladık.
Çatı katı dairemiz 3 katlı bir binanın üstünde tek daire idi yani çepeçevre terası komple bize aitti. Ev sahibimiz Rukiye hanım kızı Babuş ve oğlu Hasan ile altımızdaki dairede oturuyordu. Dikmen'deki "Dört Mevsim bahçesi" işletmesinin de sahibi olan aile oturduğumuz sürede bize çok iyi davrandılar, ne kira artışı konusunda ne de çocuğum oturacak çıkın diyerek bizi rahatsız ettiler. Hatta kızı Babuş ( asıl adı Sahuriye ama herkes Babuş derdi.) Ayşe ile çok iyi anlaşırlardı ve ara ara akşamları gelir otururdu. Burada her şey çok güzeldi ama evimiz kaloriferli olmasına rağmen kışın ısınmıyor, yazın da yanıyordu. Kızımın odasında sürekli gaz sobası yakıyorduk. Eskiler bilirler Vezüv marka kahverengi, yuvarlak, bacalı gaz sobaları vardı. İyi ısıtırdı ama günde bir depo ( 8 litre ) gaz yağı yakardı. ( Gaz yağı hemen hemen her zaman benzin ile aynı fiyat olmuştur. )
Memur olduğum için yazın bir ay yıllık iznim vardı. Ayşe öğretmen olduğu için 2,5 aylık izni ile daha şanslıydı. Okullar Haziran ayında kapanınca Kayınpederim ve Kayınvalidem ile Didim Mavişehir'e giderdik. Yolculuğumuzu ve sonrasında yaşananları anlatmadan geçemeyeceğim.
Mavişehir'deki ev bizim mezun olduğumuz sene yani 1976 yazında teslim alındı. Ayşe, ehliyetini o sene almış acemi sürücü olarak anne ve babasını Ankara'dan Didim'e götürdü. O yıllarda Didim küçük bir yer olduğu için her türlü eşya Söke'den alınıyordu. Celal babam Söke'de bir marangoz ile tanışıyor ve tahtadan 3 tane sedir yaptırıyor. Üstlerine sünger yatak, bir buzdolabı, bir üçlü ocak, vs. hepsini kamyonet ile eve getirtiyor bir gece yatıyorlar, Ankara'dan telefon geliyor. Ayşe'nin ablası yani Belma abla doğum için hastaneye yatmış. Hemen evi kapatıp geri dönüyorlar.
Bir sene sonra biz de tatil için Mavişehir'e gittik. Söke'den geçerken kayınpederim aynı dükkanlara uğrayıp, bizim için de iki kişilik sedir ve yatak aldı. Bu arada mutfak malzemelerine de ilaveler yapıldı. Biz döndükten sonra Ayşe'nin Tanzer ablası ailecek geldi. Takip eden yıllarda her yaz iki kardeş dönüşümlü olarak tatil yaptılar. Belma abla ve ailesi Erdek'e Arıçtan abinin ailesinin yazlığına gidiyorlardı.
1979 senesinin Ağustos ayında ailemizin prensesi kızım Ayça evimizi şenlendirdi. Eşimin hamilelik dönemi yaza denk geldiği için çatı katı dairemizin çok sıcak olması kendisini bayağı yordu ama Ayça'nın eve gelmesi yerini tatlı bir yorgunluğa bıraktı. Ayça normal kiloda ve boyda olmasına rağmen gözüme o kadar küçük görünüyordu ki hep nasıl büyüyecek diye şaşkınlıkla incelerdim.
1980 senesinin Nisan ayında askerlik vazifemi yerine getirmek için orduya katıldım. 4 ay acemilik dönemini Polatlı Topçu okulunda tamamladım. Hafta sonları cuma akşam üstünden pazar akşam üstüne kadar Ankara'ya evci çıktım. Bunun için eşim Ayşe benim için velim olarak onay verdi. Komik ama kurallar böyleydi. Polatlı Topçu okulu aşırı disiplinliydi. Eğitimler sıcak yaz döneminde çok zor geçiyordu. Disiplinin getirisi temizlik ve çok iyi yemeklerdi. Gün içinde çok terliyor akşam duşlar yetersiz olduğu için sabunlanamıyor sadece su dökünmekle yetiniyorduk. Diğer şehirlerdeki arkadaşlarımız sakal traşı olacak suyu bile zor bulmuşlar. Ertesi gün yine ter kokan eğitim kıyafetlerimizi giydiğimiz için kokuya alışmıştık. Cuma akşam üstü dışarı çıktığımızda Polatlı otobüsleri az olduğu için Ankara yoluna çıkıp geçen otobüslerle ayakta Ankara'ya geliyorduk. Biz otobüse binince içerideki havayı değiştirmemiz ve insanlara verdiğimiz rahatsızlık beni çok üzüyordu ama yapacak fazla bir şey yoktu. İlerleyen günlerde bir arkadaşımızın arabasında yer buldum ve onunla gidip döndüm. Eve gelince doğrudan banyoya giriyordum ancak çıkınca eşim banyonun bir süre asker asker koktuğunu söylerdi. Bu arada eğitim kıyafetim ve çamaşırlarım her hafta yıkanıyor, ütüleniyor ve sökülen yerleri tamir oluyordu.
Haziran ayında babama Erdek askeri kampından iki haftalık yararlanma hakkı çıktı. Eşim Ayşe'nin de okulu tatil olduğu için hep beraber gitmeye karar verdiler. Cuma akşam üstü beni de Polatlı'dan aldılar ve Erdek'e gittik. Aslında benim hafta sonu iznim sadece Ankara içindi yani kaçak olarak gitmiştim, pazar gündüz otobüsü ile Polatlı'ya dönecektim. Cumartesi sabah kahvaltıya gidince bir de ne göreyim. Bizim tabur komutanı Yarbay Çağatay Çınar tam karşımdaki masada oturmuyor mu? Göz göze geldik kalbim duracak gibi oldu. Öyle bir bakıyordu ki kesin beni tanımıştı. ( Tabur mevcudu 750 kişiydi nasıl tanıyacaksa). Polatlı'ya döndükten sonraki günlerde de ne zaman benim olduğum tarafa baksa hep özellikle bana bakıyor diye düşünürdüm. Saçma gelebilir ama o günlerde askerlik bir yandan, gençlik bir yandan bence gayet normal bir durum.
Dört ay çok güzel anılarla geçti. Aşırı disiplin vardı, eğitimler çok ağır geçiyordu, her gece dışarıda nöbet tutuyordum ( nöbet için yazıcı arkadaşımdı ve hep sabaha karşı 05.00-07.00 ye nöbet yazıyordu. Gece nöbet tutarsanız tekrar yatmak için kokudan koğuşa giremezsiniz. Bunu askerlik yapanlar iyi bilir. ) Acemilik döneminin 3ncü ayında yabancı dil sınavına girdim ve Özel kura hakkı kazanıp Ankara Genelkurmay karargahında bir generalin emir subaylığını çektim. Buna hiç sevindim diyemem. Çünkü ben tercümanlık görevi bekliyordum. Emir subaylığı paşanın her türlü işini yapmayı gerektiriyordu. Bu belki bir muvazzaf subay için normal gelebilir ama benim alışık olduğum bir durum değildi. Emir subayı paşanın resmi ve özel her işini takip etmek zorundadır. Sadece iş yerinde değil ev ile iş arasında veya bir yere giderken araçta, gittiği yerde hep yanında olmalıdır. Evinin alış verişi, eşinin bir yere götürülmesi gibi pek çok şey görevleri arasındadır. Gece bir yere gittiğinde ve dönüşünde paşaya eşlik edebilir.
Polatlı'da harici üniforma olarak kışlık takım vermişlerdi. Bu da Pantolon, ceket, gömlek, kravattan oluşuyordu. Oysa ki subaylar yazın ceket kravat yerine açık renk safari gömlek giyebiliyordu. Bize safari gömlek verilmediği için Ankara Necatibey caddesindeki askeri terzilerden birinde kendime safari gömlek diktirdim. Renginin tonu biraz farklı gelmişti ama terzi yasal renk olduğunu söyledi. Sonuçta askeri terzi idi ve aynı kumaştan dikilmiş albay üniformalı safariler de sahiplerini bekliyordu. Üstüne rütbesi ve emir subayı kordonları da takılınca çok havalı olmuştu.
Sabah erkenden kalkıp, hazırlanıp, Genelkurmay karargahına gittim. Babam görev yaparken de gitmiştim ama o zaman dikkat etmemişim. En küçük rütbeli subay Kurmay Yüzbaşıydı. Oysa ben dört aydır her gün teğmen görmüştüm. Tabur komutanımız olan Yarbay bizim için çok zor ulaşılacak kişiydi. Emir subayı olduğum kişi Tümgeneral Muhittin Fisunoğlu'ydu. Kendisi daha sonra Kara Kuvvetleri Komutanı olunca tüm Türkiye tanıdı.
Önce benim oturacağım odaya gittim. Odada iki masa vardı, birinde idari kısım amiri Albay Mehmet Gürateş oturuyordu diğer masa benim içindi. Albayım çok değerli bir insandı, bana görev sürem boyunca abilik yaptı ve yardımcı oldu. Onun sayesinde bir çok görevi hata yapmadan yerine getirdim. Yıllar sonra İzmir'de evinde kendisini ziyarete gittim çok memnun oldu. Albayım komutanımın kapısını çaldı ve geldiğimi haber verdi. Paşam gelsin deyince içeri girdim, topuklarımı kuvvetlice birbirine çarpıp kendimi tanıttım. Bana yapmam gerekenleri tek tek saydı, hepsini not aldım. Kapıdan çıkarken " bu arada o üstündeki safariyi bir daha giyme " dedi . Bir anda moralim sıfır oldu. O sinirle içimden " kendisininki bu kadar güzel değil kıskandı " diye geçirdim. Yerime oturdum ama canım çok sıkılmıştı. Sivil hayatta asla giyemeyeceğim bir kıyafete verdiğim bir sürü paraya mı yanayım( üstelik 4 aydır maaş da alamıyordum ) yoksa kalın kumaşlı gömlek ve ceketle sıcak havada terleyip kokacağıma mı?
Bu arada zil çalmış ve paşam beni çağırmış hiç fark etmedim. Albayım uyardı hemen fırladım. Komutanım benden imzalanacak yazıları getirmemi istedi , hemen yazıları önüne koydum ve konuşmak için izin istedim. Bize Polatlı'da kışlık takım verdiklerini bu yüzden safari diktirmek zorunda kaldığımı hatta ayağımda kışlık kumaştan yapılmış pantolon olduğunu ceketi de giyersem ter kokacağımı söyledim. Sert bakışları biraz yumuşayıp, beni yukarıdan aşağı inceledi ve " benim makam aracım ile Cebeci'deki Askeri Dikimevi'ne git, falanca komutanını gör, ben de arayacağım "dedi. Dikimevi'nde özel olarak dikilmiş bir safari gömlek, bir takım yazlık üniforma ( ceket, pantalon ), 2 çift ayakkabı, şapka ve iki adet gömlek üzerine rütbe ve kordonları takılıp teslim edildi. Üst rütbeli subayların kalitesinde üniformam olmuştu. Hemen orada üstüme giydim. Paşamın beğenmediği safari gömleği uzun yıllar dolabımda sakladım ama hiç giyemedim.
Komutanımın diğer paşalardan farkı benden kendisine eve gidip gelirken eşlik etmemi istememesiydi. Normal servis otobüsü ile gidip gelecektim. Akşam mesai bitimine yakın odasına girip " bir emriniz var mı komutanım " diyordum, o da bana " hayır yok iyi akşamlar " diyordu, bende servisle evime gidiyordum. Kendisi bir süre daha çalışıp koruması ve şoförü ile evine gidiyordu. Diğer emir subayı arkadaşlarımı sabah erkenden araç evinden alıyor, paşanın evine gidiyorlar, yolda gazete, ekmek, bazen süt alınıyor, bunlar eve bırakılıyor, paşa hazır olunca aşağı iniyordu. Akşam da paşa ne zaman çıkarsa aynı şey tekrarlanıyordu. Ayrıca paşa akşam sinemaya, tiyatroya veya bir düğüne giderse emir subayı ona yolda eşlik ediyordu. Gündüz de evinin her türlü işini görüyordu. Benim paşam beni bir kere kantine gönderdi, eşi manav bölümünden aldıklarımı hiç beğenmemiş, koruma sivil hayatta market işletiyormuş bu görev ona verildi. Bu gün bile eşim pazardan aldıklarımı çok nadir beğenir. Alış veriş kabiliyetimi beğenmedi ama şoförlüğüme güveni tamdı. Onun için çok değerli olan Renault 12 binek tipi bir arabası vardı. Bazı pazar günleri onunla dolaşırdı. Arabanın yıkatılması, bakımlarının yapılması gibi işleri için gerekli yerlere götürülmesini benim görevimdi. Yani sadece benim sürmeme izin verirdi. Yine de her seferinde yavaş sür, frene sert basma diye uyarırdı. Eşi bu duruma çok şaşırmış " ilk defa sana güvendi ve arabasını verdi " demişti.
12.Eylül darbesinde en az 15 gün hiç evine gitmedi ama beni her gece eve gönderdi. Görev sürem esnasında 06.Nisan.1981'de oğlum Barlas dünyaya geldi. Eşi Neriman hanım annesi ile evimize gelip altın taktı. Bu durum beni çok gururlandırdı. Kendisi koskoca bir Tümgeneral idi ben bir asteğmendim ve gelip geçiciydim.
Görev sürem esnasında Silahlı kuvvetler bazı meslek gruplarından olan asteğmenlere subay olarak devam etme ve albaylığa kadar yükselme imkanı tanıdı. Heybeli ada Deniz Lisesi için İngilizce Öğretmeni ihtiyacı vardı. Babam bunu duymuş ve paşaya beni ikna etmesini rica etmiş. Paşam beni çağırdı ve yazıyı gösterdi. O yazıyı masasına koyan zaten bendim. Bana bunun askerlik olmayacağını çok seçkin bir öğrenci grubuna dersimi vereceğimi ve rahat edeceğimi söyledi. Ben de kendisine " komutanım, ben sizin yanınızda çok memnunum ve rahatım, şayet emir subayınız olarak devam etmemi uygun görürseniz hemen tezkere bırakırım "dedim. O da bana " bende senden çok memnunum uzun zamandır senin gibi görevini layıkıyla yapan, her konuda güvenebileceğim emir subayım olmamıştı, seni çok arayacağım ancak orduda yarın ne olacağımız belli olmaz beni de her an emekliye ayırabilirler, bana güvenerek tezkere bırakma " dedi. Nereden bilebilirdim Orgeneralliğe kadar yükselip Kara Kuvvetleri Komutanı olacağını. Tahmini doğru çıktı ama biraz geç çıktı. 1993 senesinde Başbakan Tansu Çiller teammüllere aykırı biçimde Doğan Güreş'in görev süresini uzatınca Fisunoğlu Paşa Genelkurmay Başkanı olamadı ve emekliye ayrıldı. Tezkere bıraksaydım 12 yıl daha komutanımla beraber görev yapacaktım. Kendisine hakkı yenmeseydi Genelkurmay Başkanının emir subayı olarak emekli olacaktım. Doğan Güreş bir yıl sonra emekliye ayrılıp Çiller'in partisinden millet vekili oldu ve mecliste yapılan bir oylama için " eğer katılmazsam bana etek giydirin " dediği ve katılmadığı için "etekli paşa " ismi takıldı.
1981 senesi temmuz ayında görevimi yeni emir astsubayına devredip, hakkım olan bir aylık senelik iznimi aldım, dönüşte de tezkere alacaktım. Komutanım artık sivil sayılacağımı ve dönüşte sivil kıyafetimle istersem saç traşı olmadan gelebileceğimi söyledi. Bir ay sonra saç ve sakal tıraşımı oldum üniformamı son defa giydim ve Genelkurmaya gittim. İdari kısım amiri Gürateş albayım ile tezkere işlemlerini bitirdikten sonra komutanımın yanına girdim. " gel bakalım otur , hoş geldin kardeşim " dedi. Çok şaşırdım. Bana kahve ve çok sevdiği badem şekerinden ikram etti. Badem şekerini çok sever gün içerisinde en az 8-10 tane yerdi. Ben göreve başlayana kadar Hacı Bekir'den aldırırmış. Ben Osman Nuri şekercisinin daha güzel olduğunu söylemiş ve oradan da almıştım. Bana hak verdi ve o günden sonra hep Osman Nuri'nin badem şekerleri alındı. Badem şekeri taze olması için her zaman 250-300 gr alınır ve paketi ilk şekerliğe boşalttığımda iki tane alır çok güzel olduğunu söylerdi. Ara sıra keyfi yerinde olursa Gürateş albayımla bana da ikram ederdi. Tezkere anıma geri döneyim. Fisunoğlu " artık askerlik bitti, ben bundan sonra senin bir abinim ve her zaman beklerim" dedi ve memnuniyetini ifade eden güzel bir konuşma yaptı. Dolaptan içinde çok pahalı ve değerli hediyeler olan bir paket çıkarttı, bana verdi. Hiç böyle bir şey beklemiyordum. Son defa birbirimize sarıldığımızda benim gibi onun da gözlerinin sulandığını fark ettim. Askerlik anıları unutulmaz derler benimkiler asla unutulmayacak çünkü yaşadığım çok güzel anılar herkese nasip olmaz.
Yedek subaylığım esnasında cumartesi günleri, babama, emekli olunca oyalanmak için açtığı kırtasiye dükkanına yardıma gidiyordum. Bu esnada babam da Ulus'taki toptancılardan eksiklerini tamamlıyor gelince aldıklarını raflara diziyorduk. Bu ziyaretlerimde askerliğim bitince ben de dükkan açıp ticaret yapacağım dediğimde bu işin çok zor olduğu cevabını alıyordum. Ona göre en doğrusu Kömür işletmelerimdeki görevime dönmemdi. En sonunda iş iddiaya döküldü ve çok sinirlenip " nasıl ticaret yapamazmışım istersem pazarda yumurta bile satarım " dedim. O da bana " haydi sat da görelim " dedi. Ok yaydan çıkmıştı. Bir sonraki hafta sabah erkenden arabası ile Ankara'nın o günlerde gıda toptancılarının olduğu Ulus Ulucanlar caddesine gittik. Steyşın Reno 12'yi yumurta toptancısının kapısına yanaştırıp durumu sahibine anlattıktan sonra iyice doldurmasını söyledim. O arada kese kağıdı ve poşet aldım. Döndüğümde yumurtacı bana " yeğenim kendini sıkma satamadıklarını ben geri alırım" dedi. Hiç cevap vermedim. Cumartesi günü Yenişehir pazarı kuruluyordu. Pazar içi parsellendiği için çevresindeki ara sokakların birinde yeşillik ( maydanoz, marul vs. ) satan bir esnafın yanına yerleştim. Babam arabayı alıp gitti. O gün pazarcılığın zorluğunu öğrendim. Kimi yumurtalara küçük diyordu kimi pahalı kimi de bunlar kesin bayattır diyordu. Bazıları da dönüşte alacağız diyor ama almıyordu. Bir ara yağan yağmur kese kağıtların bir kısmını ıslattı. Önceleri benimle dalga geçen yeşillikçi komşum daha sonra bana acımış olmalı ki harika bir akıl verdi. " Sen bunları para kazanmak için satmıyorsun ki bu işi yapabileceğini babana göstermek için yapıyorsun. Çok yumurtan var bunları akşama kadar bitiremezsin. Hepsini aldığın fiyattan sat bir an önce bitir geç babanın karşısına" dedi. Harika bir fikirdi. Saat 3 civarında bir steyşın araba dolusu yumurta satılmıştı. Babamın önüne parayı koyduğumda önce biraz durdu sonra boynuma sarılıp beni öptü ve yarından itibaren sana dükkan bakmaya başlıyorum dedi.
Tezkeremi aldıktan sonra Küçükesat semtinde işlek bir caddede bir hırdavatçı dükkanı bulduk. Dükkan sahibi aynı zamanda mülk sahibiydi ve yaşlandığı için devretmeye karar vermişti. Devir bedeli olan 200.000 lirayı dört taksit halinde ödememizi kabul etti ve senetleri imzaladım. Bu senetlerin parasını babam borç olarak verecekti bu arada ben dükkanın eksiklerini tamamlayacak sonra da elim rahatlayınca babama borcumu ödeyecektim. İşe başlayınca ilk öğrendiğim şey dükkanın bir yıldır kapalı olduğuydu. İkinci olarak da yeri işlek bir caddedeydi ama yaya trafiği olarak değil araç trafiği olarak, üstelik de yokuştaydı. Dükkanda hem çok eksik vardı hem de günü geçmiş mallar. Yavaş yavaş eksikleri olabildiğince tamamlamaya çalışırken babam annem ile Antalya'ya kampa gitti. Bu arada ilk 50.000 liralık senedin günü gelmişti. Babamı aradım ve senedi hatırlattım. Aldığım cevap şok ediciydi. Bana " oğlum o senedi sen imzalamadın mı, ben neden senin senedini ödeyeyim ki " dedi. Hiç bir şey demeden telefonu kapattım. Oysa ki bana ödeyeceğini söylemişti. Senedin 4 gün sonra ödenmesi gerekiyordu ve bu hiç mümkün değildi. Akşam üstüne doğru yolun karşısındaki apartmanın yöneticisi gelip önüme boya malzemelerini içeren bir liste koydu. Hepsini hazırladım ve taşıması için yardım teklif ettim. Çok memnun oldu. Beraberce binanın kalorifer dairesine gittik. " Malzemeler tamam, hayırlısıyla bir de usta bulursak " cümlesini duyunca kabul ederse kazan dairesini boyayabileceğimi söyledim. Kabul etti ve anlaştık. Hiç vakit kaybetmeden işe başladım. Bu arada bitişik komşumun ( Emekli Öğretmen olan komşum tuhafiyecilik yapıyordu.) oğlu Can benim dükkanım ile ilgilendi. Sabah erken başlayıp gece geç saate kadar çalışarak 4 günde işi bitirdim. Bu arada kazan dairesi çok kirli olduğu için ( o günlerde apartman kazanlarında kömür kullanılıyordu. Kömürün ve çıkan külün tozu duvarları ve tavanı çok batırmıştı. ) mevcut boyalar yetmemiş yöneticinin de onayı ile ilave malzeme getirmiştim. Sonuçtan yönetici de ben de çok memnun olduk çünkü yönetici hiç üzülmeden tertemiz bir kazan dairesine kavuşmuştu, benim de kasama hiç beklemediğim bir anda toplam 70.000 lira girmişti. Çok yorulmuştum ama senedi ödediğim zaman hepsi geçti. Hatta elimde fazladan 20.000 lira kalmıştı yani bir sonraki senedin yarı parası da hazırdı.
Bunlar olup biterken babam dükkan sahibi ile günler önce konuşmuş ve senedin parasını zamanı gelince kendisine göndereceğini ama bunu asla bana söylememesini bildirmiş. Ödeme günü gelince dükkan sahibini arayıp hesap numarasını istemiş. Aldığı cevap karşısında tabiki çok şaşırmış. Beni arasa bir türlü, aramasa bir türlü. Daha fazla dayanamayıp sanki hiç haberi yokmuş gibi arayıp senedi ne yaptığımı sordu. Ben de " senedi sen mi imzaladın ki merak ediyorsun, bu imzalayanın sorunu öyle değil mi " dedim.
Bu davranışının sebebini yıllar sonra anlayabildim. Şayet o senedi o gün babam ödemiş olsaydı ben hayatım boyunca hep onun desteğini bekleyecek ayaklarımın üzerinde bu kadar sağlam duramayacaktım. Yıllar sonra bu konuyu açtığımda bana "kendin öde " cümlesini söyledikten sonra günlerce uyuyamadığını ama benim iyiliğim için böyle davranmak zorunda olduğunu anlattı. Canım annem ve babam bana hiç " şunu yapma, bunu yapma " demediler onun yerine yaparsam ne olur, yapmazsam ne oluru yaşatarak gösterdiler.
Dükkanımda bir yılı tamamladım fakat iş beklediğim gibi gitmiyordu. Çok gayret göstermeme rağmen ilerleme kaydedemiyordum. Bu arada seksenlerde başlayan bankerler furyası birer birer patlamaya başladı. Paraları toplayanların bir kısmı kaçıp izini kaybettirdi, yakalananlarda da para çıkmadı ya da bir yerlere sakladılar. Benim karşımda Banker Yalçın'ın süper marketi vardı. Banker Yalçın Türkiye'nin en genç ( 18 yaşında ) aynı zamanda hapse giren tek bankeriydi. İller Bankasında çaycılık yaparken 24 Ocak kararları sonrası bankerliğe başlamış. 1991'de ceza evinden çıktıktan sonra Çanakkale'ye yerleşmiş. Bir iş için Ankara'ya geldiğinde Yenimahalle'de sokak ortasında vurularak öldürüldü. Bu arada Emin Çölaşan'ın 1985'de yazdığı ve fakir bir ailenin çocuğu olarak zengin olma hayali kuran bir gencin akıllara durgunluk verecek hikayesini anlattığı " Yalçın nereye koşuyor " kitabı satış rekorları kırdı.
Banker Yalçın'ı neden bu kadar yakından takip ettiğimi merak edebilirsiniz. Anlatayım. Banker Yalçın'ın açtığı süper market mahallemizdeki dört bakkalın kapanmasına sebep oldu. Benim işlerden memnun olmadığım günlerde de Banker Yalçın'ın açtığı süpermarket alacaklıları tarafından resmen yağmalandı. İnsanlar tavandaki ışıklara kadar söküp götürdüler. Dükkanımın bulunduğu apartmanın kapıcısı, mahallede bakkal kalmadığı için tüm kapıcıların caddenin oldukça yukarısındaki suratsız bakkala gitmek zorunda kaldıklarından dert yandı. O günlerde her apartmanın bir kapıcısı vardı ve biri sabah diğeri öğleden sonra olmak üzere servis yapıyor ve oturanların her türlü ihtiyacını karşılıyorlardı. Yani bir kapıcı bakkala, kasaba ve manava çok iyi para bırakıyordu. Bu sayede kendi ihtiyaçlarını ücretsiz karşıladığı gibi daire sayısı fazla olan binalarda harçlık bile alıyorlardı. Çok dikkatli bir karar vermem gerekiyordu. Detaylı fizibilite çalışması yaptım. İç sesimi de dinleyerek şarküteri açmaya karar verdim. Caddenin karşı tarafında komple tadilat ve inşaat işleri yapan benim de malzeme verdiğim firmaya boya ve tesisat ile ilgili malzemelerimi ve yakınımdaki elektrikçiye de tüm elektrik malzemelerimi 3 aylık çek karşılığında devrettim. Dükkanda sadece masam ve raflar kalmıştı. Önce komple boya sonra detaylı temizlik yaptım.
Daha önce Ulucanlar Caddesinde, yumurta alırken ( pazarda satmak için ) tanıştığım beye gidip durumu anlattım. Her hareketimle kendisini şaşırttığımı ama yardımcı olacağını söyledi. Beni oranın en büyüklerinden biri olan Karacadağ firmasına götürdü. Hikayemi dinleyince firma sahibi de yardımcı olmaya karar verdi. Hatta kendisi ile ilgisi olmamasına rağmen vitrinli buzdolabını
ve Wartburg teraziyi de Posta Caddesinden aldı. Eskiler daha iyi bilirler dükkanlarda Wartburg marka ibreli teraziler kullanılırdı. Bu terazinin özelliği öncelikle çok hassas olması ve ibresinin terazinin hem önünde hem de arkasında olması idi. Böylece müşteri de malın ağırlığını net olarak görebiliyordu.
Buzdolabının da motoru dışarıda dururdu böylece en alt bölümü soğuk hava deposu oluyordu. En önemli özelliği de kapaklarındaki kilit mekanizmasıydı. Asla bozulmaz her zaman tam olarak kapanırdı. Ertesi gün Karacadağ firmasının adamları gelip her şeyi raflara usulüne uygun olarak yerleştirdiler. Bu arada belediyeden gerekli izinleri de aldım. Bir hafta içinde ihtiyaçlarını benden karşılayan 11 tane kapıcım oldu bu da 11 apartman demekti. Normal bir bakkalın en fazla 5-6 kapıcısı olurken benimki çok iyi bir sayıydı. Okula ve işe gidenlerin kahvaltısını yapması için kapıcılar sabah 07'de ilk servislerini yaparlardı. Çünkü sabah herkes kahvaltısını evde yapardı, şimdiki gibi pastanede zararlı poaça veya börek yenmezdi. Ayrıca evin annesi çocuklara kumanya hazırlardı. Bazen evin çalışan üyeleri için sefer tasına öğle yemeği hazırlanırdı. Bu sayede hem sağlıklı beslenilir hem de lüzumsuz para harcanmaz şimdiki gibi " para yetmiyor " şikayeti olmazdı. Bugün dışarıda serpme köy kahvaltısı diye insanlara yedirilen üç harfli marketlerin ucuz ürünlerinin karşılığında ödenen astronomik paralarla evinizde bir hafta gerçek köy ürünleri ile hem sağlıklı hem de mükemmel kahvaltı yapabilirsiniz. Serpme kahvaltı masasında yemediğiniz ürünlerde olabiliyor. Mesela salam sosis gibi sakatatlar veya şeker hastası iseniz reçeller gibi. Yani asla yemediğiniz şeylere de ödüyorsunuz. Bu iş öyle kontrolden çıktı ki ödediğiniz ücretin yarısı ile akşam yemeği yiyebiliyorsunuz. Çünkü lüks yerlerde yüksek kirası olan dükkanlar sadece kahvaltı hizmeti vererek para kazanabiliyorlar. Lütfen bu mekanların mutfağına girip hijyen durumuna da bir bakın.
O günlerde süt ve yoğurt lokomotif mallardı. Yani bunların günlük olması ve sürekli bulundurulması, beraberinde pek çok şeyin satılması demek oluyordu. Günlük süt sadece Atatürk Orman Çiftliği tarafından, Birtat firmasına ait yoğurt ise kendi araçları ile haftada iki kere geliyordu. Üretim yetersiz olduğu için fazla alamıyorduk. Her ikisi de sabah 06.00-06.30 civarında geliyordu.
Evim, Gazi mahallesinde, dükkanım Küçükesat'da idi. Yani arası nereden baksanız 8-10 km gelir. Arabam da yoktu alabilecek paramda. Bir motosiklet almaya karar verdim. İkinci el olanlar peşin satıldığı için Ulus'dan taksitle Mobilet marka küçük basit bir motosiklet aldım. Sabah 05.00 de evden çıktım ve önce dükkanı açtım. Süt ve yoğurt arabalarının hangi gün hangi sokakta olduklarını biliyordum. Buna göre yanlarına gidip günlük süt ve yoğurdumu motosikletimle dükkanıma taşıdım. Aslında bana günümün dışında mal vermemeleri gerekiyordu ama kazancımı paylaşınca razı oldular. Böylece çevrede adım " her gün taze süt ve yoğurt bulunur" şeklinde duyuldu. Bunların sayesinde satışlarım arttı. Her şey çok güzel gidiyordu. Özellikle kahvaltılıkların en iyisini satıyordum. Kazancımda iyiydi ancak haftanın yedi günü, bayram, yılbaşı fark etmeden sabah 06 da açıyor gece 10 da kapatıyordum. Kışın motor ile gidip gelmek çok zor oluyordu. Çocuklarımı sadece uyurken görebiliyor yastıklarının yanına küçük hediyeler bırakıyordum. Bu arada Bahçelievler semtine taşındık ve bir araba alamaya karar verdik. Anıtkabir'in karşısında bulunan bir galeride çok iyi durumda Volkswagen marka kaplumbağ modeli bir araba buldum. Fiyatta anlaştık ancak Diyanet İşlerinde Hac Daire Başkanı olan sahibi Mekke'de görevliydi ve bir ay sonra gelecekti. Galerinin sahibi, vekalet verdiği bey ( Diyanetin işlerini yapan müteahhit bey ) ile üçlü protokol yapıp arabayı aldım. İnsanın ilk arabasını almasının verdiği heyecan ile eve geldim ancak biraz sonra içime bir kuşku düştü. Arabayı teslim almış parayı vermiştim ama resmi olarak sahibi değildim yani her an geri alınabilirdi ve parada giderdi. Sabaha kadar hem ben hem de eşim uyuyamadık. Ertesi gün erkenden önce galeriye sonra müteahhit beyin yanına gidip rahatsızlığımı anlattım. İkisi de düşündüğümün olmayacağını asıl sahibi gelince satışın noterde gerçekleşeceğini söylese de ben tatmin olamıyordum. Arabayı geçici olarak iade etmeyi, paramı geri almayı sahibi gelince de resmi olarak alacağımı bildirdim. Müteahhit bey ( 60 yaşlarında çok muhterem biriydi ) sahibi gelinceye kadar hem paranın tamamını hem de arabayı almamı söyledi. İtiraz ettiysem de kabul etmedi. Bir ay sonra noterde işlemler tamamlandıktan sonra sahibinin de çok muhterem bir bey olduğunu gördüm. Annem ve babam bana " Allah hep iyilerle karşılaştırsın " diye dua ederlerdi. Gerçekten de öyle oldu. Hayatım boyunca hep iyi insanlar çıktı karşıma. Arabanın rengi aldığım zaman koyu yeşildi bir süre sonra çok güzel bir kırmızıya boyattım. Elma şekeri gibi oldu. Uzun yıllar keyifle kullandık bizi hiç üzmedi. Bazı günler beni dükkanıma bazı günlerde eşimi okuluna taşıdı. Daha sonra bir birinden güzel arabalarımız oldu ancak bugün bile ne zaman yolda bir kaplumbağa görsem uzun uzun bakarım.
Bu arada ailece görüştüğümüz bir arkadaşım ile birleşmeye karar verdik. Kendisi Siteler'de mobilya işi ile uğraşıyordu. Yaptığımız fizibilitenin sonunda her iki işin kazancı da hemen hemen aynı çıktı. Mobilyacılık hafta içi 08.00 - 18.00 mesaisi, cumartesi yarım gün, pazar ve bayram tatilleri olması nedeniyle tercih sebebimiz oldu ve dükkanımı sakatlandığı için artık profesyonel olarak futbol oynayamayan Osman adında bir arkadaşa devrettim. Hayatımda hiç bilmediğim bir işte yeni bir sahife açılıyordu.
Yeni yol arkadaşım Osman ODTÜ'den mezun olmuş kimya mühendisiydi. Eşi Lerzan ile benim eşim çok küçük yaştan beri aynı apartmanda oturuyorlardı. Ayrıca Lerzan, eşim Ayşe ve ben aynı okulun aynı bölümünden beraber mezun olduk. Daha sonra Lisans tamamlamaya da beraber gittik. Yani ailece çok yakındık.
Ben sitelere gittiğim zaman Osman, (büyük ortakları aslen Tekirdağ Ağaç Sanayi'nin de sahibi olan) Apa Anonim Şirketinin ortağı ve genel müdürüydü. İşi tanımam ve öğrenmem için bir yıl ben de aynı şirkette çalıştım. Daha sonra kendi şirketimizi kurmaya karar verdik. Bir arkadaşı daha aramıza alarak Ladin Ltd Şti.ni kurduk. İki sene sonra üçüncü ortağımız benim talebim sebebiyle ayrıldı ve Osman ile devam ettik. Kuruluştan 6 yıl sonra Osman'da ayrıldı ve ben tek kaldım. Limited Şirketler tek kişi olamayacağı için eşimin ortaklığı ile aile şirketi oldu. Ladin Ltd. Şti. 2016 senesine kadar faaliyetine devam etti. Emekli olma kararını alınca şirketi devretmek veya satmak yerine kapatma kararı aldım. Alacak kişiler düzgün işler yaparak devam edemezse ya da adını kötüye çıkartsaydı çok üzülecektim. Bu yüzden makineleri ve demirbaşları satıp faaliyetini durdurdum ve tasfiye ettim.
Osman ile ortaklığımız bitti ama dostluğumuz halen devam ediyor. Lerzan'da hala Ayşe'nin en yakın arkadaşı. O yıllarda Osman'ın Silifke'de Tisan Tatil Sitesinde teslim aldığı yazlık evinin yakınında biz de bir ev almıştık (1987) ve halen yaz döneminde 5-6 ay beraber oluyoruz. Ayrıca 2022 senesinde Ankara'dan İstanbul'a geldik ve burada da birbirimize çok yakın oturuyoruz.
Sitelere gittiğim zaman ne ahşabı tanıyordum ne de marangozluğu biliyordum. Şirket binanın giriş katında malzeme satıyor, bodrum katında da inşaatlara ve otellere kapı, pencere ve dolap yapıyordu. Her şeyi önce Osman'dan daha sonra komşumuz Zekai Erdem hocadan öğrendim. Zekai hoca Ankara Ağaç İşleri Okulunda uzun yıllar öğretmenlik yapmıştı. Lakabı hocaların hocasıydı ve çok değerli bir insandı. Ladin şirketini kurduktan sonra atölyemizi daha büyütüp toplu konut işleri yapamaya başladık. Her geçen gün ustalığımı pekiştirdim ve tevazu gösteremeyeceğim ama sonunda bende çok iyi bir marangoz oldum, bir sürü usta yetiştirdim. Bu arkadaşlar ya iş yeri sahibi oldular ya da usta başı. Bazıları ile uzun yıllar görüşmeye devam ettim. Meslek hayatım boyunca yaptığım işlerden çok ama çok keyif aldım. Böyle bir şey kesinlikle mümkün değil ama bir daha dünyaya gelsem kesinlikle yine marangoz olur imalat yaparım.
Ahşabı ve marangozluğu o kadar çok seviyordum ki tüm zamanım evim ile imalathanem arasında geçiyordu. Emekliliği hiç düşünmüyor ölene kadar çalışırım diye düşünüyordum. Bir ara kara avcılığı ve balık tutmaya merak sardım ama her ikisinde de hayvanları öldürdüğüm için yapamadım ve bıraktım. Ancak 2011 senesinde hiç beklemediğim bir şey oldu.
Oğlum Barlas, askerlik görevi için Elazığ'a gitti. Tezkere almasına bir ay kala doğum günü de yaklaşmıştı. Sürpriz yapacağım hediye için çok sevdiği arkadaşı Erkan'dan yardım istedim. Aramızda şu konuşma geçti.
Erkan= Amca Barlas askerden dönünce kendine bir bisiklet almak istiyor.
Ben = Siz çocuk musunuz, bu yaşta ne bisikleti. Araba desen anlarım, bisiklet çok saçma.
Erkan= Valla amca, sen sordun ben de söyledim kesinlikle bisiklet alacak.
Ben = Tamam o zaman marketlerde 150-200 liraya var, alırım bir tane.
Erkan= Onlar olmaz. Barlas'ın alacağı 1.200 lira.
Ben = Ne diyorsun sen. O paraya motosiklet alırım hem yaşınıza daha uygun olur.
Ancak istenen bisiklet Yenimahalle'de Performans Bisiklet mağazasındaydı ve ben oraya gittim. Sahibi Sadun bey bisikleti gösterip anlatmaya başlayınca hak verdim. Gerçekten boyasından en küçük vidasına kadar çok kaliteli ve benim ilk defa gördüğüm özelliklere sahipti. Bedelini kuruşuna kadar hak ediyordu. Oğlumun asker olduğunu öğrenince çok iyi bir indirim ve taksit yaptı. Kutudan çıkartıp kurulumunu ve ayarlarını yaparken bende şaşkın şaşkın diğer bisikletleri inceliyordum. Hepsi o kadar güzeldi ki Erkan marka ve model belirtmese ben kesinlikle karar veremezdim. Bu arada giriş kapısının yanında bir bisiklet dikkatimi çekti. Bu küçük tekerlekli katlanır bir bisikletti. Ben orta okulda Konya'da yaşarken Pinokyo adıyla ilk katlanır bisiklet ile tanışmıştım ancak o günlerde Konya'ya gelen turistlerin araçlarının arkasında gördüğüm katlanır bisikletlerden çok basitti. Aslında bu bisikleti ilk defa yıllar önce gittiğim İngiltere'de Exeter'de görmüştüm. Önce Exeter'de sonra da turist rehberliği yaparken yabancıların katlanır bisikletine binmiş çok hayran kalmıştım. O günden sonra günlerce bu bisikleti hayal etmiştim. Şimdi o katlanır bisikletin tam aynısı karşımdaydı. Bu durumu Sadık beye anlatınca kendisi Barlas'ın bisikletini toplarken vitrindeki katlanır bisiklete sokakta binebileceğimi söyledi. Bu Amerikan malı Dahon marka bir bisikletti. Dahon, Amerika'da David Hon tarafından üretilen dünyanın en iyi katlanır bisikletlerindendi. Sonucu tahmin edersiniz. Eve iki bisiklet ile döndüm.
Oğlumun bisikletini odasına koyduk ama kendine hiç bir şey demedik. Her akşam işten dönünce katlanır bisikletim ile dolaşmaya çıkıyordum. Bu arada Çayyolu semtinde bisiklet grubu olduğunu ve pazar günü sabah buluşup öğleye kadar toplu sürüş yaptıklarını öğrendim. İlk pazar büyük bir heyecan ile onlara katıldım. Perşembe akşamları da buluşup gece sürüşü yaptık. Çoğu benden genç olmasına rağmen yeni bir arkadaş çevrem oldu. Bisiklet gruplarında kadın, erkek, genç, yaşlı ayrımı yapılmıyor her sürüşten sonra bir yere oturulup sohbet ediliyordu. Bisiklet sürmek hayatımda yepyeni bir sahife açmıştı.
Bu arada oğlum da askerden döndü. Bisikletini görünce çok şaşırdı, hiç beklemiyordu. Onu da bisiklet grubuna aldık. Bazen baba oğul sürüşlerde yaptık.
Ramazan bayramı yaklaşıyordu ve 9 gün tatil vardı. Üç arkadaş bu tatilde Tren ile İzmir'e gidip orada tur yapmak istiyordu. Onlara oğlum da katıldı. Kayınvalidem rahatsızdı bu yüzden biz bir yere gitmeyecektik. Eşim hiç beklemediğim bir anda, kendisinin annesine bakabileceğini, istersem benim de oğlumla beraber İzmir'e gitmemin daha doğru olacağını söyledi. Çok bilinçsizce kamp malzemeleri aldık. Decathlon firmasından açınca otomatik olarak kurulan çadır, uyku tulumu ve mat aldık. Çadırın pratik olması iyiydi ama kapalı şekli tepsi gibi yuvarlak olduğu için bisiklette taşımak imkansızdı. Barlas ikisini de önce sırtına bağladı ancak bu şekilde bisikleti süremedi. Bisikleti arkasına koyunca da iki taraftan çok fazla dışarı çıktı ama yapacak bir şey yoktu. İzmir'de trenden inince başlayan turumuz Foça, Mordoğan, Urla, Çeşme, Seferihisar, Kuşadası'da devam edip Didim'de son buldu. Bir sürü macera yaşamış, sıkıntılar çekmiş, yorulmuş ama çok eğlenmiştik.
Bundan sonra önce yurt içinde daha sonra Avrupa'nın pek çok ülkesinde bisikletim ile çok uzun turlar yaptım. Bu turlar ile ilgili notlarımı kayapalancilar.blogspot.com isimli bloğumda detaylı olarak okuyabilirsiniz. Burada size turlarımdan çok kısa olarak bahsedeceğim.
İlk önce muhtelif şehirlerde yapılan Bisiklet Festivalleri ile başladım. Nisan-Mayıs ve Eylül-Ekim aylarında değişik şehirlerde bisiklet dernekleri tarafından 3 günlük ( Cuma, Cumartesi, Pazar ) bölgenin tanıtım için bisiklet festivalleri yapılıyordu. Cüzi bir ücret karşılığında çadır yeri, 3 öğün yemek, bisiklet forması, yol ikramları ve muhtelif hediyeler veriliyordu. 100-150 kişi arasında katılım oluyordu. Sürüş esnasında yol güvenliği polis veya jandarma tarafından alınıyor bir de ambulans eşlik ediyordu. Bu festivaller sayesinde hem bölgeyi tanıyor hem de harika arkadaşlıklar kuruluyordu. Bir başka festivalde karşılaştığımızda veya yaşanılan şehre gidildiğinde tekrar görüşmenin sevincini yaşıyordunuz.
Bursa, Bartın, Köyceğiz, Akyaka, Afyon Başmakçı, Manavgat, Çanakkale, Malatya, İstanbul, Düzce ve İzmir illerindeki festivallerin bazılarına 2-3 kere katıldım. Bu festivallerde yol arkadaşım 20" tekerlekli ( küçük tekerlekli ) katlanır bisikletim oldu.
2012 yılında çok enteresan bir şey oldu. Ankara'da mutfak dolabını yaptığım bir bey geçirdiği trafik kazasında bir bacağı sakat kalmıştı. Kendisi ile sohbet ederken bisiklete bindiğinden ve festivallerden bahsettim. O da uzun yıllar bisiklete bindiği için daha bir yakınlık oldu ve sonrasında da görüşmeye devam ettik. Bir gün beni aradı ve bir şey rica etti. Aslında hikaye çok acıklıydı.
Kendisi İstanbul Erkek Lisesi mezunuymuş. Çanakkale savaşı zamanında askere alma yaşı lise öğrencilerine kadar inmişti. İstanbul Erkek Lisesinin son sınıf öğrencileri aralarında karar alıp toplu olarak gidip gönüllü olarak askere kaydolmuşlar. Kısa bir eğitimden sonra cepheye gitmişler. Alay 18'i 19'a bağlayan gece sabaha karşı düşmana sürpriz bir taarruz kararı almış. Ancak İngilizler gündüz keşif uçakları ile bir hareketlilik olduğunu fark edip hazırlanmışlar ve taarruz başlayınca 900 askerimizi şehit etmişler. İstanbul Erkek lisesinin 50 öğrencisi de maalesef şehit olmuş. Bu arada Okul binası öğrencileri karşılamak için sarıya boyanıyormuş, acı haber ulaşınca geri kalan bölümler siyaha boyanmış. Bu yüzden bugün bile okulun renkleri sarı-siyahtır.
Her sene 18 Mayıs'ı 19'a bağlayan gece 03.30 da Kabatepe'de anma töreni yapılıyor. 2012 senesinde de mezunlar arasından bir grup İstanbul'dan Çanakkale'ye bisiklet ile gidip anma törenine eşlik etme kararı almış. Arkadaşım kendisini temsilen benim bisikletim ile katılmamı rica etti. Hemen kabul ettim ve mezunlar derneğine adımı yazdırdım. Ancak o sene kış biraz sert geçtiği için grupta çözülmeler başladı ve sonunda ben tek başıma kaldım. Mezunlar derneği iptal etme kararı aldı ancak ben böyle anlamlı bir turu tek başıma yapabileceğimi söyledim. Çok şaşırdılar. Daha sonra oğlum Barlas' da bana katılınca Baba-Oğul İstanbul'dan yola çıktık. Birinci gün Tekirdağ- Çiftlik' de bisikletçi bir arkadaşın evinde misafir olduk. İkinci gün Şarköy Öğretmen Evinde kaldık. Sabah öyle bir yağmur vardı ki öğleye kadar beklemek zorunda kaldık. Kaybettiğimiz zamanı kazanmak için Gelibolu'ya kadar otobüs ile gittik sonra bisikletlerimiz ile devam ettik. Ancak yolda tekrar yağmur başladı, törenin yapılacağı bölgeye gelince Jandarmadan törenin iptal edildiğini öğrendik. Sabaha kadar yağan yağmur öğrencilerin çadırına girmiş onlarda orman idaresi binasına sığınmışlardı. Çaresiz yola devam edip Eceabat'ta bir otele yerleştik. Ertesi sabah Çanakkale'ye geçtik 19 Mayıs törenlerine katılıp ertesi gün Ankara'ya döndük.
Bu turun adını Baba-oğul Turu koymaya karar verdik ve bir sene sonra Çanakkale'den İzmir'e bisiklet ile Baba-oğul 2nci turumuzu yaptık. Bu turlar hem çok keyifli geçmişti hem de birbirimizi daha yakından tanımamıza vesile olmuştu.
2014 senesi Ağustos ayında Bursa Bisiklet Festivaline katılmak için tek başıma (Sivrihisar'da, Eskişehir'de ve İnegöl'de yatarak) Ankara'dan Bursa'ya Bisiklet sürdüm. Daha önce festivallerde tanıştığım Ali Özcan ile Bozüyük'de, Kütahya Sabuncupınar ve Sandıklı kaplıcalarında yatarak Afyon Başmakçı Festivaline geldik. 3 günlük festivalden sonra yola devam edip Aydın, Muğla üzerinden Köyceğiz Kaunos festivaline katıldık. Burada Ali'den ayrılıp tek başıma Antalya üzerinden Mersin Silifke'de yazlığımın olduğu Tisan'a geldim. 23 günde 1.800 km yol yapmıştım. Bu turdan çok büyük keyif aldım. Çoğunlukla çadırda yattım. Kendime güvenim artmıştı ve artık Avrupa'da tura çıkabilirdim.
2014 yılında yapılan Şehitlere Saygı bisiklet etkinliğinde Çanakkale vali yardımcısı 2015 in 100. yıl olduğunu en az 2.000 katılımcı beklediklerini ve bizlerin de bir şeyler yapmamızı söylemişti. Bunun üzerine bende ne yapabileceğim üzerine beyin jimlastiğine başladım. Bir gün (sanıyorum ekim ayı idi) Anıtkabir'in önünden geçerken aklıma gelen fikri oluşturmak için içeri girip idari binaya yöneldim. Protokol komutanı Mehmet Ast.sb ile görüştüm. Anıtkabir'den verecekleri toprağı Çanakkale'ye bisikletle götürme fikrimi kısaca anlattım. İnsanlara bisiklet ile bir şehirden diğerine gitmekten bahsedince hep dikkat çekiyorsunuz ve hayret eden bakışlar ile karşılaşıyorsunuz. Mehmet Astsubay da beni Anıtkabir komutanı Albay Muzaffer Taytak'a çıkarttı. Komutan düşüncemi büyük bir hayranlıkla dinledikten sonra '' Toprağı her zaman herkes götürüyor benim daha iyi bir fikrim var ben sana bayrak vereyim onu götür'' dedi. Hemen kabul edince '' Ama bu biraz büyük ve ağır ''dedi. Bahsettiği bayrağın ana direkte dalgalanan dev bayrak olduğunu duyunca '' Hiç fark etmez siz bana o bayrağı verin isterse 40 kg olsun '' cevabını verdim. Söz konusu bayrak 4m X 8m ebadında 7 kg ağırlığındaydı. Taytak Albay gerekli notlarını aldı ve Mart 2015 de gelip bayrağı teslim almak üzere yanından ayrıldım. Sevinçten içim içime sığmıyordu. Ocak ayında daha fazla dayanamayıp komutanı aradım. Hemen hatırladı ve henüz erken olduğunu ancak bu arada Çanakkale Valiliğinden bayrağın bana teslim edilmesi için bir yazı gerektiğini bunu halletmemi istedi. Çünkü bu bayrak ana direkte 15-20 gün civarında kalıyor sonra yenisi ile yer değiştirip onarılıp, temizlenip, ütülenip orijinal kutuya konup sınır karakollarına gönderiliyormuş. Anıtkabir tarihinde ilk defa bir sivil vatandaşa teslim edilecekmiş.
Çanakkale'de etkinlik komitesi başkanı Ebru Çakal hanımı arayıp durumu anlattım. Sağ olsun en kısa sürede yazıyı bana ulaştırdı bende götürüp Anıtkabir'e teslim ettim.
Mart ayında gelen haber üzerine Çayyolu Bisiklet grubundan arkadaşlarım Ayşe Çavuş ve Cem Koç ile beraber gidip resmi tören ile bayrağı teslim aldık.
Bundan sonraki aşama bayrağı götürecek ekibi oluşturmaktı. İşin en zor kısmı burasıydı çünkü herkes gitmek istiyordu ama son dakikada bu liste çok azalıyordu. Sonunda bir minibüs kiralamaya ve araçla gidecekler-sürerek gidecekler şeklinde iki grup oluşturduk. 4-5 Nisan'da yapılacak etkinlik için sürerek gidecek olanlar bir hafta önceden araçla gidecekler ise 3 Nisan akşamı yola çıkacaklardı. Dönüş hep beraber olacaktı. Sürerek gidecek ekip Cem Koç, Murat Şahin ve Müslüm Demirdizen ve benden oluşuyordu. Son hafta yağan yağmurlar nedeniyle bizde Bursa'ya kadar otobüs ile gidip oradan sonra sürmeye karar verdik.
Arcadium'un önümde yapılan uğurlama töreni çok anlamlı oldu. Sadece Çayyolu'ndan değil Ankara'nın bir çok yerinden bisikletçi arkadaşlarımız bizi yolcu etmeye geldiler. AŞTİ de herhangi bir sıkıntı yaşamamak için ikişer kişi olarak iki ayrı araçtan bilet almıştık hiç bir sıkıntı yaşamadan otobüslere yerleştik.
Çarşamba sabahı Bursa'da fazla oyalanmadan hareket ettik. Öğlen yemeğini Karacabey'de yedik akşam Bandırma Öğretmen evine yerleştik. Burada bizi bekleyen Tanju-Berrin Uluğ çifti ile tanıştık. Bir sonraki gün de Gelibolu öğretmen evinde kalıp 3 Nisan akşamüstü Çanakkale'ye vardık. Bu arada Ankara'daki arkadaşlarımızda geldi.
Birinci gün yarım adanın Gelibolu tarafına ikinci günde Abide tarafına gidilecekti. İki gün boyunca her şey çok güzeldi.Son gün Abide de yapılan kapanış töreninde bayrağımızı sayın vali yardımcımız Bekir Sıtkı Dağ beye öperek teslim ettim.
İnsanların hayatında bir çok önemli olaylar vardır.İşte bu da hayatının son baharına gelmiş biri olarak hem önemli hem de anlamlı olmasıyla benim için çok değerlidir. İçerisinde bulunduğumuz bu hassas dönemde Atamın ebedi istirahatgahından teslim aldığım bayrağımızı bisiklet ile götürüp aynı zamanda kendi memleketim olan Çanakkale'de şehitler diyarında teslim etmekten daha anlamlı ne olabilir.
Aslında bu anlamlı etkinliğe başlamadan önce eşim ve kızım ile İtalya turuna gitmeye karar vermiş ve bağlantımızı da yapmıştık yani paramızı yatırmıştık. Anıtkabir komutanından bayrak sözü alınca Çanakkale projesi daha anlamlı hale geldi. İtalya turunu sadece kendim için iptal ettim. Eşim kızım ile gitti. İtalya'ya bir daha gidemedim, belki bir gün kısmet olur ama hiç önemli değil bayrak olayı çok daha anlamlıydı. Anıtkabir tarihinde ilk defa sivil bir vatandaş ana direkteki bayrağı almış bisikleti ile dünya tarihinin en önemli muharebesine tanık olmuş Çanakkale'mize hem de 100'ncü yılında götürmüştüm.
Bütün bu güzel duyguları ve olayları bana yaşatan bisiklete sonsuz teşekkürler. Geç de olsa iyi ki hayatıma girmişsin, seninle arkadaş olmuşuz.
Çanakkale'den dönünce Avrupa turu planları yapmaya başladım. Bu konuda en bilgili kişi Muğla'da yaşayan Feridun Ekmekçi idi. Avrupa Bisiklet Birliğinin ( Euro velo ) Türkiye yetkilisiydi. Kendisini arayıp görüştüm ve bana Euro velo'nun bisiklet rotalarından 6 numaralı rotanın başlangıç için çok uygun olacağını söyledi. Bu rota Fransa'nın Atlantik sahilinden başlayıp İsviçre, Almanya, Avusturya, Slovakya, Macaristan, Ukrayna'dan geçip Karadeniz sahilinde son bulan yaklaşık 6.000 km.lik bir rotaydı. Tamamında bisiklet yolu vardı. Nasıl heyecanlandım anlatamam.
Önce kendime çelik kadrolu, Fuji Touring marka uzun tur bisikleti aldım. Bisikletin üzerinde bazı değişiklikler yapıp yaklaşık 2-2.5 ay sürecek yolculuğa hazır hale getirdim. Kamp ve Mutfak malzemem zaten vardı. Günlerce çalışıp rotamı ve bu yolculukta kalacağım yerleri, görülecek şehirleri tespit ettim. Aylar öncesinden 17 haziran 2015 tarihine Paris'e uçak biletimi aldım. Paris'te kalacağım kamp yerine rezervasyon yaptırdım. Her şey hazırdı. Hareketime birkaç gün kala içimi bir korku sardı. İlk defa bisiklet ile tek başıma yurt dışına çıkıyordum, Fransa'ya gidecektim ama Fransızca bilmiyordum , Fransızlar da kolay kolay İngilizce konuşmuyorlardı. Paris'in dışında olan havaalanından merkezdeki kamp alanına nasıl gidecektim. Navigasyonum yoktu, haritam yoktu yolu nasıl bulacaktım. Neredeyse panik atak geçirecektim. İmdadıma kızım Ayça yetişti. Bana havaalanından kamp yerine kadar sürmek yerine metroya binmemi bu konuda da havaalanındaki danışma bürosunun yardımcı olacağını söyledi. Hatta istersem bir shuttle kiralayabileceğini de önerdi. Biraz sakinleştim ama Paris'e inince yine heyecan başladı. Over size kapısından bisikletimi karton kutu içinde teslim aldım. Görevliler kutuyu açıp montajı yapmam için yer gösterdiler. Titreyen ellerimle bisikleti kurmaya çalışırken karşı banktaki İngiliz bisikletçi yardımıma geldi. Onun sayesinde çok kısa sürede işi bitirdik. Ben ambalaj malzemelerini çöpe atarken o da kahve aldı. Heyecanlı olduğumu anlamış olmalı ki hemen gitmek zorunda olmadığımı, istersem orada uyku tulumum ile yatabileceğimi ve Paris merkezdeki kamp alanına yarın gidebileceğimi söyledi. Bu fikir beni biraz daha rahatlattı ama saat henüz 14.00 olduğu için yola çıkmaya karar verdim. Hava alanının İnformation bürosundaki bayan önce sakin olmamı söyledi. Daha sonra bana Paris haritasını ve metro broşürünü verdi. Harita üzerinde kamp yerini işaretledi ve metro ile gideceğim rotayı çizdi. Tarif ettiği şekilde Havaalanı Shuttle treni ile metro istasyonuna gittim. Veznelerin önünde kuyruklar vardı. ( Metro için kart alacaktım) Bir tanesinde ki zenci görevli beni çağırdı ve sıranın başına aldı. ( Meğer İnformationdaki bayan onu aramış ve bana yardım etmesini söylemiş. Çok iyi bir İngilizce ile tane tane kampın bulunduğu semte kadar 3 aktarma ile nasıl gideceğimi anlattı. Aslında çok kolaymış, indiğiniz istasyonda yerdeki renkli çizgileri takip ederek diğer metroya ulaşabiliyorsunuz. Aktarmalarda başarılı oldukça rahatladım. La Defence semtinde indim ve haritam yardımıyla Sen nehri kıyısındaki Bois de Boulogne parkındaki İndigo Camping'e giriş yaptım. Yazın hava geç karardığı ve metro ile çok hızlı bir şekilde geldiğim için çadırımı kurup, içini yerleştirip çayımı yudumlarken hava hala aydınlıktı. İşin en zor kısmını başarmıştım.
Yan tarafımdaki Norveç'li genç bisikletçi beni yakındaki markete götürüp alış verişimde yardımcı oldu. Avrupa'da bizde olduğu gibi her köşe başında bir market yoktu.
Ertesi sabah erkenden kalktım önce kampı gezdim. Hiç bizdeki campinglere benzemiyordu. ancak yıllar sonra bizde de benzer karavan campingler yapıldı. Kahvaltımı yaptım ve saat 08.00 gibi danışmaya gidip Paris'te gezilecek yerler ile ilgili bilgi aldım. Danışmadaki bayan şu anda herkesin işe gittiği için yolların çok kalabalık olduğunu, 10.00 kadar beklememi ve ilk gün bisikletle değil metro ile günlük bilet alıp semtleri tanımamı önerdi. Mantıklıydı bende öyle yaptım.
Bir kahve alıp dışarıda otururken kafenin önünde tek başına pergule yapmaya çalışan marangoza yardım teklif ettim çünkü perguleyi tek başına ayağa kaldırması çok zordu. Çekinerek kabul etti ve çalışmaya başladık. Saat 11'e gelirken işi artık tek başına devam edebileceği hale getirmiştik. Oradan ayrılırken bana 100 Euro uzattı. Alamayacağımı bizde yardımın karşılıksız yapıldığını söylediğimde çok şaşırdı. Bana çalışmamı çok beğendiğini ve devam edersem oturma ve çalışma izni alıp ev de tutarak günlük 200 Euro ücretle çalışma teklif etti. Çok şaşırmıştım. Artık çalışma hayatımı sonlandırdığımı ve bundan sonra sadece kendim ve eşim için yaşayıp bol bol gezeceğimi bildirdim. Tekrar teşekkür edip yaya olarak kamptan ayrıldım. 11 Euro'ya 24 saatlik metro bileti alıp merkeze gittim. Hop on hop off ile gezmek 38 Euro'ydu. Elimdeki görülecek yerler haritası ile hepsini metro ile gezmeye başladım. Bir ara Quartier Latin semtinde Le Vieux Campeur dükkanına uğrayıp (Avrupa Bisiklet Birliğinin) Eurovelo 6 numaralı rotasını çok detaylı bir şekilde gösteren haritaları aldım. Bu haritalar 6 parçadan oluşuyordu ve Atlantik sahilinden başlayıp Karadeniz sahiline biten bisiklet yolu rotasındaki kamp, market, bisiklet tamircisi, ören yerlerini en detaylı şekilde gösteriyordu. Artık iyice rahatlamıştım. Huzurlu bir şekilde geç saate kadar Paris'i gezdim.
İki gün sonra tren ile rotamın başlangıç noktası olan ve Atlantik sahilindeki Sen Nazarin şehrine gittim ve turuma başladım. Fransa rotası yaklaşık 2.000 km. idi. Yolun tamamı nehir kenarında devam ediyordu ve hiç rampa yoktu, dümdüzdü ama hayatımda en çok keyif aldığım rota oldu.
Fransa'dan İsviçre'ye geçeceğim zaman Almanya'da yaşayan ve Dalaman Festivalinde tanıştığım Hamdi aradı ve rotamı değiştirip Almanya'ya giriş yaptım. Donaueschingen kasabasında buluştuk. Burası Tuna nehrinin ( Donau nehri ) doğduğu yerdi. Bize katılan Mersin'li Mehmet Ali ile birlikte Tuna nehrini takip ederek bisiklet sürmeye başladık. Avusturya, Slovakya'dan geçip Macaristan'a geldik. Budapeşte'ye yaklaşırken kızım aradı ve çalıştığı Üniversitenin kendisini 15 günlüğüne New York'a göndereceğini , hep beraber gitmemizi söyledi. Ukrayna'nın Karadeniz sahilinde sona erecek turumu Budapeşte'de tamamlayıp İstanbul'a döndüm. Eşim Ayşe'de Ankara'dan geldi ve üçümüz NewYork'a uçtuk.
NewYork'da da bisiklet kiralayıp şehri dolaşma fırsatım oldu. İyi ki böyle yapmışım çünkü 10 sene sonra tekrar yine kızımın vesilesi ile gittiğimde bisiklet kiralama fırsatım olmadı.
Yorumlar
Yorum Gönder